ölümün soluğudur yaşamak esir bıçak sırtında tepeden tırnağa hasret kesilirsin soğuk Ankara akşamında…
sevda, uzaklarda liseli bir kız telefonun ucunda titreyen ses aklı biraz ürkek, kalbi biraz yalnız sevda, körfezde turuncu gün batımı…
yaşanmış saatler hediye ediyorum sana o beraber geçirdiklerimizden hani bir demet akrep ve yelkovan koşuşturması yani yani sabahın üçü, akşamın beşi…
zor olan yaşamak mı? yaşamı anlamak mı? ben gözlerini değil bakışlarındaki manayı seviyorum…
simsiyah karanlığı kesiyor gecenin ayazı kanıyor gökyüzü yakamozlar, yıldızlar akıyor sensizlik alnıma kazınmış hatlı sülüs yazı aydınlık değdikçe bedenime, belli belirsiz okunuyor…
penceremde konuk bu gece ay ışığı ben ve odamın has sahibi yalnızlığı dinleyeceğiz dikkatle nuru güneşten çaldığı söyleyecek aşıkların nasıl sızılır yüreğine…
her sabah aynada yeniden keşfettiğim yüzümde bugün tanrıçaları kıskandıran o büyülü gülüşünü buldum…
neden böyle üstüne gidiyorsun yorulan hep sen oluyorsun bulamadın işte ömürde bir kez açan o sevda goncasını…
bir tas gibi kalınca kafa iskeletin ardında kalır tastan döktüklerin
aslında göz yaşıdır aşkı alevlendiren halbuki su söndürür ateşi her neviden
her yağmur damlasına ateşle yazsam seviyorum seni diye gece karası sevdana tutsaklığımı; anlatmaya yetmez yine de
çocukluk sesimdir sınırsız gözlerine baktığımda, aklımla duyduğum bakışmak seninle bir ömrü içmek gibi kafa tasından yudum yudum
sıcacık çıkıyor fırından günün ilk ak ekmeği daha görmeden gökyüzü turuncu güneşi.
ıslak kirpiklerin ruhuma saplanan zehirli ok vuruldum can evimden ne yapsam çaresi yok.
ustura keskinliğinde bir soğuk bir bulut bile yok gökyüzünde zift karası aysız bir gece bilmediğim bir isim zihnimde…
15 / 98 gösteriliyor