Salvo

C Cahit Zarifoğlu Cahit Zarifoğlu
0 Altın Yaprak
Kanama dolabını taşır gibi gidiyorsun Atların uyuşukluğu kimlerin vuruştuğu yerde zaman bir nalbant gibi boğuk elleriyle ovuyor çünkü uğultu çıkaran başlarınızı Birinci ikinci ve dördüncü katları dizleri tik çeken bacakları örten masalarıyla bir jest alıp bir cümle götüren sağdaki gölgeden soldakine uzanan sahrayı işaretleyen ve böylece canlı duran elleri ögüten uğunan bedenleri çoğaltan aynalarıyla aslında kaynayan şehrin safrasında o tek başına bir şeydir orada hantal bilmecelerle geçerek sualtı saçaklarını ağrıtan durmadan kavrayıp ikili altılı cam kenerlarını çeker toprak çeker gibi üstümüze Örneğin her gün gecekinin aynısı acaip kollar sarıp sarmalayınca bizi gözlerimize serilip akrep bezleri göğüs boşluğumuzda evren bezleri her noktasında ayağa kalkmanın bütün çeşitleri bir bir susar her el bir perde açar alnımıza aslında o saklı anda saklı kadınlar saklanır beynimize yalnız hakkımızı biz orada azarladık Orada çiğan kuşları gibi kavuran ateşin içindeki zaman katılır da aramıza ve durmaz aramızda da gider severek okşar düşman gibi kuşu söyleyen çocukların ve zalim anılan tekrarlanan çocuğun da seçtiği sokakları santrançlar sağ köşede şah damalar damla damla ev ev ve balıkçı kadın rampalarında ağır yürüyüşlü adamların kafalarını testereye yakın mıntıkada ve durgun maytap ırmağında bilen gözün görün dünyanın görmediği en yaşlı ve genç oyun kağıtları göğe gidip gökten gelen ölümlü yağmur gibi vurgun oyuk benliklerin karşı bakışlarda delinmiş denenmiş bileklerinde Bir şeklin karşılıklı oturma bölümündeyiz Hep böyle durur yaşlanıp ağlayışımızın Gözevlerine kurulan sırat eğrisi ve uzun çubuklarımızın ve önümüzde uyuyan çocukların hiç çıkmayan ve çıkıp solumak için yeryüzeyine karanlık eve giremeyen yarısı bizde duran çocukların içimizdeki şehvet düzeyinde 'istisnai' bir kadın tam sağlanmış olarak boğazkesen saatlerindeki çağrıları dolu duran iliklerinden derleyip kısrağı bütünler gibi önümüzde açışan sürtünüp tutuşan suları erkeğin gerektirdiği kadar kadın onu doğurmuş olarak uzaktan toplantılardan çağırınca uçuca yaşayan ayları duman alan bozguna katılan gözlerimizle göreceğimiz kadar aç dedirtti ağzımıza içimizdeki itimiz aç dedik bütün sancılarını önce dizlerine kadar fildişi ayakları Anlayın bizim de güzelliğimizi bizim balık yiyip ölen kelimeyi çatlatan güzelliğimizi aklından açılıp kadının bizi kemiren yüzünün güzel terkisinde allahın ağır açılan geniş sofralı odalarında bir bir dünya namına seferber eder sevgilerini neler yapıyor artık sen birşey yapıyordun ya uvuuğ uvuuuğ uvuuuuğ çıkar bir yöne insan sıkletini diğer alanda filozof... tek başına bir şeydir savunur çoktan ağryan ağzını Yuvarlak ağır atılan imkansızlıkları cümleden cümleye şeklin ötesine trampet çalan alan göz hücrelerinde en genci öne atılan meydan çağıran havzasız sabah gibi ayıkları çıkarır sözlerini kızıl sarı yeşil mor renklerine batırır gittikçe taşolan kaynaklarını ağızdaki namluya sürülen kelime haçlarını sen saçaklanıyordun elinden çıktığın dehlizin küçüklük kadınına gümüş giysiler önünde bir de göğe dayanan yanan ay önünde doğu'yu yaya gerince inanç terazili hazret gözleriyle şerbet veriyordu okunan şekerden veriyordu el veriyordu şimdi ağırlaşan sağılan hak dolu çehrende buhran bıçak yarası marşlara çabuk şarkılara eşitlenen geçmişinin kalifiye insanı kök sürüyor zorlayıp değiyor uzay hayvanına ben kanlı insan gibi arta kalan çiçeklerden kaçırıyorum camlara yayılan can sıcağını aramızda kumaşlarımızın yaşayan koyunlar kaçırılan kurtlar yüksekliğinde sürdüğü bedenlerdenn ölümün arkasını bize önünü duvara dönüp küskün mümkün bir deniz gibi aramızdaki arkadaşımız alıngan ölümün sırtı duvarları kaplayan yüzü aynaları masaları gerekli kapıları yirmilik insan kalıplarını doğum gecesi haklıyan bakışı karşı bakışları hesaplayan çocuğuna ince tezgahlı günahları az az içiriyor bir garson - çıldır çıldır -emekle içinde kaşık duran içinde çay duran yanında şeker duran içinde baradak duran elinde tabak duran eliyle garson ölümden gelen haberle - ağrıyan ağrıdıkça sahnesi - orada bir adam garsona çay yalvarıyor anlatın benim de güzelliğimi negatif üzerine beyaz basın görün içimden ayrılan köleliğimi oraya balığın ağzındaki dünyalar şarhoşuna öne sürüp benim adımla insan üreten iklimleri hamamda kadınların sancılanıp hamamları aydınlatan kadınların yalvardıkları tanrılar gibi bağışlayın benim de güzelliğimi kutlayın alçak aynalar bazen duygulu duran beyaz şeker tanelerini kör de olsa gün doğarken akvaryum ağlarken yalnız o anlaşıldı bizlerden geçerek ocağı taşıran su basan sabahı yanmaz ateşleriyle önemmli saattir geçilmez şarkılarında kumlarda yüzlerin eğrildiği sıkışıp iki etin kıskançlığa gelindiği evlerinde balıkların toplanıp yendiği kemiklerinin düz bir kasabada köylü ayaklarına değdiği şapkalarının hafifçe öne eğildiği büyük akvaryum sabahlamasında domuz tanelerini ineklerin beygir kırıntılarının bir süre okşanan ağrılarıyla sevince fırlayan kelime tüketen birbirine mıhlanan dişli ağızlarıyla - garson bir süt çayı daha tavanda cenkeden tek seste tabakların nakışlarıyla hazreti isa toplantılarından ayrılan ilk muhammed lengerinin başında zenci evlatlarının çekilip gözlerine yerleşen dalgalanan etraflarında can çağıran evren kişilerinin başlarının bütün kaynamalarında selamını ezraile muhsus çakan allahı yalnız kuşanan ağır yere yerden ağır alınan bedenlerin görmediğimiz hafif canlarını derhal acele edenlerin ardından külahını ağzına sürmeleyip hassas o gök işçiliğinde denizin yan gelip bazen eteğini toplamadan atladığı kesilen yürek uzantılarının ötesinde çukur kızgın kırmızı bacaklı kadın vardır rüzgarlı anların tranvay altında yerinden oynayan gözünü bütün sivri demirlere çarpa çarpa düşleyip el koyduğu bütün akvaryum duraklarındaki masalara saldıran dirseklerin sinir uçlarında başlayıp aka aka yorulan ırmakların dikine duran ırmakların etin ve her çeşit kemiğin en içlerine yorgun taakalarla inip yüreklendiği gıcırdadığı tarhlarda diz dize değen kahramanları cihan garsonları da hep yakınında dururlar kızgın kırmızı bacaklı kadının uzun bacaklı leylek içimizde genç açar uzun uçuşlu kanatlarının altında hangar dolusu donmuş alçının içinde hışırdar başımız salgın duvarlar iç içe geçen vücutlar büyülü bir gecenin karanlığa bitişik ışığında ışıklı varlık sıçramasında bellekten kendini kaçıran anlıklarını hatırlamaya koşarlar durgun benlikler kanaması duran suratlar susuşan etler tortu hücreler ağzın mağarasında tek başına kıpırdayan canlı dil hayvanında ismini bulup çıkarmaya adını koymaya saldıran zehir uçları sancılar

Bu şiire çeviri ekle ·

Bu şiiri puanla

Henüz puan verilmemiş

Yıldıza dokunarak 1–10 arası puan ver

Yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.

Giriş yap

Bu şiire henüz yorum yapılmamış. İlk sen ol.

Sana daha iyi bir okuma deneyimi sunabilmek için sitemizde çerez kullanıyoruz. Kişisel verilerin KVKK ve GDPR kapsamında işlenir; hangi çerezlere izin verdiğini dilediğin zaman değiştirebilirsin.