İkinci Hayat
K Kazım Kırımsoy
0
Altın Yaprak
Kapıyı hınçla çekti
Sonra yüreği burkuldu duvarın titremesine
Ve o bu burkuntuyu
Unutacaktı on saniyede
Nasıl tanırdı kendisini:yazılmamış bir tarih
Merdivenleri inmeye başladı
Ve basamakların hep bir adım önünde
Olmak istermişçesine iniyordu merdivenleri
Ama hayır
Bu onun en kısık haliydi
En kısık halini bilirdi o
Nasıl tanırdı kendini:koyu siyah
Ve işte tam o anda
Basamakları geçmişken yani
Yani işte tam basamakların tam bir adım önündeyken
Sokağın bıçağını şakaklarında hissetti
Sokak bıçağını herkese göstermiyordu öyle
Akışkanlığını hissedenlere ancak
Ve o şakağındaki bıçağı hissetmemek için
Ezberindeki destanları okurdu tanrılara dair
Ve her , olayı tiyatroya döküşünde
Dışarıdaki dünyayı öğrenirdi yeniden
Bütün bunlardan utanacaktı bir zaman sonra
Nasıl tanırdı kendini:kıpırtısız bir beyin
Ne vardı da bu sokaklarda böyle
Her sokuluşunda birşeyler hatırlardı
Anasını hatırlardı ,o yiğit kadını
Elinde kazak vardı örülen, tepeden tırnağa yiğitlik
hiç yakışmıyordu analara kazak örmek o mutlak yiğitlikleriyle
nenesi ise yün çoraplar örerdi
o kalabalık şiş yığınlarıyla alay ederek
çorap fabrikaları kurulalı beri küs duruyordu ona
nenesine yakışıyordu çorap örmek bütün yiğitliğiyle
yine bir özlemden yola çıkmıştı kahretsin
dökük askerler bulmaktan korkuyordu parmak uçlarında
nasıl tanırdı kendisini: dökük bıyıklı bir kedi
nasıl unuturdu o yaz günü
mazot dolu bir yılgınlığı utanca çevirmişti
nasıl yaptıysa! yıllar sürecek bir utanca
kıpkırmızı bir asillikti o uzuuun utancı, yankılıydı
böyle densiz ve sözlük özellikler taşıyışı
tanımayışındandı kendini o zamanlar
şimdi sevgilisi habersiz olduğu halde o utançlardan
hırçınlaşıyor o utançlardan
bir de körebeyi çok iyi oynardı o
nasıl tanırdı kendini: permasız ateş
sonra kendine dışarıdan baktı
dışarıdan ve uzaktan
ve o bunu her yapışında,kendini
bu şehri başkalarıyla paylaşır görürdü
ve bağırırdı dışarıdan bağırırdı kendine
--taşlar vardı! Taşlar!
Sen taşları ne bileceksin
Bana söylediler ne söyleyeceklerse
İnce ince kıydırma haritaları
Etrafına bak o parçalanmış lambalara
Ve salıver beni rüyalarıma lanet gelsin sana
İntihara mecbur etme beni
Nasıl paylaşırdı bu şehri başkalarıyla
Yarini bile vermezken kimselere
Öfkesini ağlamakla sonlandırırdı
Nasıl tanırdı kendisini: usuul bir kanama
Düşündü (düşüne bilmeyi ne çok seviyordu)
Bu kenti güzelleştiriyor muydu acaba
Acaba dostlarını özlemesi havayı karartıyor muydu
Dostlarını,o hatırladığı kanama yerlerini
Niye bu kadar büyük seviyordu
Derme çatma bir damla,üç kuş
Ve ambara sayılarak alınmış tahıl
Bütün bunlar ne demek kahretsin
Yani nasıl oluyor da taş,yosun ve antiyalnızlık
Yani nasıl oluyor da;düşünce,o görünmeyen güzel
Varlığını nasıl o görünmeyen güzele bağlıyordu
--hayır! Hayır!düşünceyle varolamak istemiyorum dedi birden
etrafındakiler yürürken bir yandan
onu deli sanmayı ihmal etmedi
kapıyı çekti ve indirdi şakağındaki o keskin bıçağı
birden ömrünün ikiye katlandığının farkına vardı
ilk bulduğu aynayı tuzla buz etti
bunu daha önce bir filmde görmüştü
ayna kırılıyor ve aynanın içinden oluk oluk kan
o salak alyuvarlar,akyuvarlar ve bil cümle vitaminler
ve bir söğüt salkım saçak
koşa koşa tıka basa nefesle
bitiverdi kulağın bitiminde,o derin uçurumda
kafasının başlangıcında,o sulak toprakta
o neyse ne ya
ya bir türlü doyamadığı memleketi
hayır! hayır! O ağzının en pis parçası
o hükmünün bir türlü geçmediği yer
kapının önündeki hayat,arkasındaki ölüm
yorulduğunu hissetti ki yatağına yöneldi
o bıçakla çizebiliyordu bıyıklarının sert yerlerini
nasıl tanırdı kendini:yiğit karınca
vasiyetnamemdir diyerek başladı
--ey ağzımın pis parçasının sahibi
ey boynuyla ölümü resmeden yapışkan çiçek
bütün salaklıklarına rağmen içimde olan bil cümle hücreler
ey tanrısallığı idda eden evrimsiz çöp
hilaller resmetmekten sevişemediğim yar
beni kolloideal ve iğrenç bir sıvıyla başlattınız
beni bir vecizeyle bitirin kurşunsuz olsun
işte tam şurada gökyüzüne en yakın yerde
beni yelkenli bir sandala benzetin
Bu şiiri puanla
Henüz puan verilmemiş