Çığlık
C Cengizhan Konuş
0
Altın Yaprak
Yıllar önce yarım bıraktığım bir yaraydı
''Ölü Bir Kentin Morg Alfabesi''.
Şimdi tamamlayarak çoğaltıyorum yarım kalmışlığımı.
Dağ ezgisi yutkunan kötürüm bir hülyanın bağrındayım.
Halka paslı zincirler içinde.
Dönüp duran döngü.
Sırtım kırbaçlanmış, izlerimden kan sızıyor.
Bu yüzden sırt verilmiyor yamaçlara. Burası?
Bir kadın görüyorum.
Gözleri uzakları arşınlıyor usançsız.
Harflerimiz birbirine değmeden bakışıyorken alnından kaderi geçiyor.
Rüzgârlı bir tepenin yamacı.
Yaptığımdan utanıyorum ama kadını izlemekten gizli bir zevk alıyorum.
Tuhaf, belki vahşice ama içe hoş gelen bir duygu sağanağı bu.
Arada sırada avuçlarına ağlayarak kalbe zor gelen
hıçkırıklarını resmediyor tuvalsizliğime.
Tuzu yanaklarında kalıyor o simsiyah gözyaşlarının.
Geceleri içine seferler düzenleyerek yolları uzatıyor bekleyişlere doğru.
Canının mum ipliğini yakmadan kaderini sıfırlıyor kimi zaman.
Tepenin eteği deniz.
Eksik bir liman denizin kıyısında söylenip duruyor.
Kadını tepenin rüzgârına emanet ederek yürüyorum limana doğru.
Yabancı savruluşlar kanıma dokunuyor.
Kadının saçlarını cebime koyuyorum hissettirmeden.
Liman çok kalabalık. İnsanlar sis içinden geliyor sanki.
Limanın kıyısında eski bir gemi saygısız vedalardan
kalmışçasına sallanıp duruyor.
Altın yaldızlı bir saat kulesi parıldıyor sis içinde. Saat 23:00'ı gösteriyor fakat bir saniye bile ilerlemiyor.
''Bozulmuş olmalı'' diyorum.
(Geçmek için dakikalara ihtiyacı yoktur zamanın.)
İnsanlar yanımdan sarhoş sallantısıyla ayaklarını sürüyerek geçiyorlar.
Hayret gözbebeklerimde uyanıyor.
Çünkü bu insanların gözleri gri ve kopkoyu sessizlik
dudaklarından okunuyor.
Beynim zonkluyor.
Anlamı yok bu sessizliğin.
Ben neredeyim?
Bu insanlar neden dalgın somurtuşla yüzlerini dondurmuşlar?
Ceplerinden şiir fışkıran,
gülümseyişiyle diğerlerinden ayrı duran bir adamı durdurup soruyorum:
- Burası neresi? Siz kimsiniz?
Neden gözleriniz gri ve bu kaskatı sessizliğin sebebi ne?''
Liman bir anda kahkahalarla çınlıyor.
Ama yüzlerdeki buz hâlâ yerli yerinde.
Ceplerinden şiir fışkıran adam bölünmez bir azarla -
kelimesizlikle- susturuyor diğerlerini.
Sonsuz susku yine gündemde.
Adam bana dönüp:
- Burası içinde unuttuğun aynanın içi.
Kırılmış, pas tutmuş bir aynanın içi.
Bizlerde uyur-gezer uykusuzlarız'' diyor.
- Peki öyleyse neden dudaklarınız mühürlenmişçesine
kelimesiz konuşuyorsunuz?'' diyorum.
- Uyur-gezer uykusuzluğumuz balkondan düşürdü harflerimizi bir gece.
Biz konuşmuyoruz aslında konuşan sensin'' diyor adam.
Anlamak ve anlamlandırmak mümkün değil.
Çıldırmadan çıkmak istiyorum bu aynanın içinden.
(Kendi içinden çıkabileni hiç gördünüz mü siz?)
O sırada sis aralanıyor ve tepenin altına doğru uzanan bir
tünel çıkıyor ortaya.
Ceplerinden şiir fışkıran adam beynimden geçenleri susturuyor,
benliğime hakim oluşunun bilinciyle.
''O tünel değil koridor'' diyor.
Korkuyorum çünkü yaralı suretler en çok koridorlarda karşıma çıkıyor.
Debdebeli korkuma rağmen asılsız cesaretimi kuşanıyorum.
Aldatıyorum kendimi yine.
Adamla beraber loş ışıklı koridorda yürüyoruz.
Duvarlara fotoğraflar asılmış.
Adam bir çocuk fotoğrafının önünde durup,
''İşte benim çocukluk fotoğrafım'' diyor.
Saçları üç numaraya verilmiş,
kafasında dokuz dikiş var.
Duvarın dibinde,
fotoğrafın hemen altında çocuk elbiseleri görüyorum.
Eğilip alıyorum.
Çiş, peynir ve anne kokuyor elbiseler.
Adam hırsla çekiyor elimden elbiseleri.
''Çocukluğum benimdir'' diye bağırıyor.
Koyu bir hüzünle sarsılıyorum.
Koridorda yürümeye devam ediyoruz.
Sonra bir fotoğrafın önünde yine duruyor adam.
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak gibi oluyorum.
Bu O! Rüzgârlı tepenin yamacındaki kadın bu!
Adama,
kadının tepede olduğunu söylüyorum avaz avaz ama
adam beni duymuyor sanki.
Fotoğrafın önünde çakılı duruyor.
Adamın gözlerinden bir damla yaş akıyor:
''Gittiğine inansam dönmeni beklerdim''.
(Çok şey susup az konuşmanın cüretidir anlattıkların.
Hiç kimseyi anlatmadığın halde herkes kendine pay çıkarıyor senden.
Kendini terk etmelerine nam yükleyip kalbini kahraman bir
aşkın heyecanıyla sildiğini kimseler bilmiyor.
Bilseler bile sen aşkı yeniden yazabilmenin haklı
unutuşlarında yaralanıyorsun.
Çok ağlayıp çok güldüğün için yüzünü otobüs camlarından
ayırt edemiyor ayrılık.
İstanbul musun ki acın seyrelmiyor kaşlarında biriktirdiğin öfkende?
Herkesin herkesten sakladığı sen kıvrılıp bir gizli öznenin
gizine öncesiz rüyalarından başkalaşmış seni yaratıyorsun.
Başkalaşmış senden cesaret alan ayrılığın iç geçiren ayrıntıları
hayatından esinleniyor sana yalnızlık kusmak için.
Yine susuyorsun ertelenmiş yarınların geçmişe taş atışına.
İmzasız kalbinden dönüyorsun mayınlı şiirler ekleyip
gülüşüne.
Oysa seni bulduğumda kendini baştan yazıyordun aşk hatrına.
Sil bu öyküyü.
Al başını git Usta!
Hayatına dair söylentilerde aşkı kimliğinden çıkarttılar,
künyenden azlettiler bilmece zannettikleri seni.
Kalmalara nedensizsin, gitmelere uğurlamasız.
Yalnızlığına öykünen kıskanç ağızlardan çeksene uykunu.
Aradıkların bulduklarının denklemine uç kalırken suç sayıldı
sesin taş suratlı yabancıların gırtlağında.
Bu yüzden uykusuzluğun büyüktür bilirim.
Pusulasız arayışlarda nöbetleşe ıslanırken saçların ve
yüreğin tutuklanmış yaralarını ezber ettin.
Sana kalan her anıda biraz daha eksildin.
Şairdin ya sebep buydu 'sen çoksun' zanlarına.
Ustalaşmıştın gidişlere.
Oysa içine vuran gemileri sen uğurladın.
Avunmak sırası sendeyken sıranı hep başkalarına verip kaybetmiş görüntüsü altında kahraman yenilgilerin başını okşadın.
Kifayetsiz kalıyorum korkularıma.
Yetmiyorum seninde tanıdığın yeni yetme yalnızlığıma.
Sana bir sol versem anlatır mısın yüreğimi aşka?
Anlattım. Anladın.
Başını salladın.
'Evet' verdin gözlerime.
Suskunluğun kördüğümlerini çözmeye acılarını çağırdın.
Yüreğini sundun:
Babasızlığımıza manifesto.
Acınında acısı olurmuş.
Anlattım.
Dinledin.
Dünde kalanlar günde kalmasın diye gözyaşımı uğurladım sana.
Söz bitti.
Sus yitti.
Son söz kimin sonu olursa olsun.
Bitmemişse ayrılık,
hâlâ yaşanılası bir ölümdür aşk.-)
Eyvallah.
Bu şiiri puanla
Henüz puan verilmemiş