Bir Şiirin Doğuşu

İ İrfan Yılmaz İrfan Yılmaz
0 Altın Yaprak
Beklenmedik bir anda beni önüne kattı... Anladın mı kalbimden taşan sevgi selini? Aşkı tatmamış gönül, senden bir iksir tattı...(1*) Sana ömrüm fedadır gelinlerin Pelin'i...(2*) Can vermeye razıydım, bir kez tutsam elini! Ey! Güzeller güzeli, suçu bende arama? Seni gördüğüm anda tutulan nutkum suçlu! ''-Nasılsın? '' Derken bana, tuz basıldı yarama. Suskun kalan dilimle, vazgeçmez tutkum suçlu. Bin isyandan pay alıp, gelmeyen utkum suçlu! ...(3*) Karbeyazı yüzünü daha ilk gördüğüm an, Simsiyah gözlerinden, sevdanla kalbe aktın! Aşkın alev seline esir düştüğüm zaman, Gönüllü tutsak bendim, sanma ki sen tuzaktın! Neden sen kalbimdeyken, yıldız kadar uzaktın? Seni gördüğü anda, lâl olup suskun kalan, Dilimin günahını gözyaşlarım akladı. Ben, bir ömür ararken bulduğum anda alan, Kaderim gözlerime, simanı yasakladı! Hangi şehir, hangi semt seni benden sakladı? Hasretin dağlarında eksilmez senin sisin. Uçsuz bucaksız dünya, neden şimdi bana dar? Susuz çöllere düşen serabı bilir misin? Yanıltıcı hayale kaç yolcu ömür adar? Susuz kaldım sana ben, dinmez mahşere kadar? Ne sen döndün bir daha, ne ben geldim yanına. Hasretin görünmeyen hançeri kalbe erdi! Meçhul zaman ve yerde, arama fermanına; Kim olsa benim gibi, elbette baş eğerdi. Seni bir defa görmek... Bütün ömre değerdi! __________________________________ Açıklamalar: (1*) - İksir: İnanışa göre aşk veren, aşka düşüren büyülü içecek. (2*) - Pelin: Bileşikgillerden,Boş topraklarda, kumsallıklarda ve kayalıklarda kendiliğinden yetişen, boyu genellikle 40-50 cm. olmakla birlikte, Doğu Anadolu dağlarında 1 metreye ulaşabilen, sarı çiçekler açan, hekimlikte yararlanılan, zarif otsu bitki. (3*) - Utku: Yoğun emekle ve zahmetli uğraşılar sonunda varılan mutlu sonuç. ŞiiRiN HiKAYESi: ********************* ♥ ♥ ♥ Bir Şiirin Doğuşu> Bölüm -1: PELİN'in ANNESİ anlatıyor: Ne zamanın tüneline hızla akan günler, ne geçmişin hatıralarını insafsızca örtmeye çalışan yılların sisi, kalbimdeki o aziz hatıranın ilk günkü tazeliği ile kalışını engelleyemedi. Pencere kenarına oturup gözlerimle, ufukları ve gökyüzünü tararken Şahım'ın görüntüsünün kaç kez ak bulutların üzerine resmedildiğine tanık olduğumu sayamadım, tıpkı rüyalarımda kaç beraber olduğumu sayamadığım gibi. Oysa her şey bir rüya gibi başlamıştı. Hiç kimseyi sevemez sandığım kalbimin yeni tutsak edilen, kafesten kurtulmak isteyen bir kuş gibi çapmasını, sanki tepemden aşağı kaynar su gibi dökülen o görünmez sihiri, nefesimin kesildiği anı ve ardından gelen, kendimi peri masallarında sandığım o düğünü, bir daha asla yaşayamayağım bir gün gibi hızla geçen bir aylık mutlu zaman dilimini asla unutmadım, unutmak da istemedim! ... Ve ardından o karagünde gelen, kaza haberi! Duyduğumda, ''-Şahım! ...'' dediğimi hatırlıyorum sadece. Evlendiğimiz ilk günden itibaren Şahım'a hep Şahım diye hitap etmiştim. Kazanın üzerinden dört beş ay kadar bir zaman geçmiş olmalıydı. Bana asırlar kadar uzun gelen bu zamandan süresince aklımdaki tek şey, ne kadar günah olacağını bilsem de, kendimde o gücü bulduğum gün onun yanına gitmeye verdiğim karardı. Dışarı çıkacak kadar gücü kendimde bulduğum bir gün, eczaneye gittim. Eczacı beni görünce: ''-Başın sağolsun kardeşim! Bütün kasaba yasa boğulduk. Kader böyleymiş, Allah sabır versin' Size nasıl yardımcı olayım? '' dedi. ''-Geceleri uyuyamıyorum. Tesirli bir uyku hapı rica edeceğim! '' ''-Bu tür ilaçları sinir doktorunun reçetesi ile verebiliyoruz ama size bir kutu vereyim. Yatmadan on dakika önce bir tane için.'' İlacı alıp eve döndüm. Gece babam uyuduktan sonra hepsini birden içmeye karar vermiştim. Babama bir veda mektubu yazmak istedim. Sonra babamı daha da üzeceğini düşünerek mektup bırakmaktan vazgeçtim. Gece yarısı babam ışığını södürmüş yatıyordu. Gidip onu bir kez öpmeyi o kadar çok istedim ki... Sonra onu yalnız bırakacağıma göre buna hakkım olmadığını düşündüm. Bir sürahi su getirdim. Bir zamanlar benim ellerimle Şahım'a su ikram ettiğim bardak birazdan beni ona götürecekti. Yarısı beyaz yarısı pembe otuz adet hap çıktı şişeden. teker teker yutacaktım.İlk hapı ağzıma götürmeden önce sesli olarak: ''-Aç kollarını Şahım ben geliyorum dedim. İlk hapı ağzıma daha ağzıma götürürken bir mucize oldu! ... Karnında bir şeyin kıpırdadığını hissettim. Mutluluk veren bir histi. Yoksa? ... Bu kez üst üste iki kez kıpırdandığıını hissettim. Aman Allahım! Yoksa? ... elimdeki hapı bıraktım masaya. Ağzım kurudu o an. Sanki su bile bana zarar verecekmiş gibi suyu bile içemeden, babamın yanına koşuşturdum. Sarsarak uyandırdım. Henüz uyumuş olmalıydı. ''-Hayrola meleğim dedi, ne oldu? Kötü bir rüya mı gördün yoksa? '' ''-Ben hiç uyumamıştım ki? '' ''-Ne oldu peki? '' ''-Baba beni doktora götür, bana birşey oldu! '' Gece yarısı kasabadaki doktoru bulduk. Ne olduğunu sordu, muayene etti. Yaklaşık beş aylık hamile olduğumu söyledi. Dönerken ne kadar mutluydum. Onun bebeğini taşıyordum. Ne kadar mutsuzdum Bebeğim ve babası bir birlerini göremeyeceklerdi.İnsanın iki zıt duyguyu aynı anda yaşamasından gelen gözyaşları ıstırap gözyaşlarından daha farklıydı. Bana daha küçük damlalarmış, daha bolmuş ve yakıcı değil de daha ılıkmış gibi geliyordu. insanın içini ferahlatıyordu sanki. insan ağladıkça sanki mutlu oluyordu. Eve gelinceye kadar babam da benimle birlikte ağlıyordu. O gece ne ben ne de babam sabaha kadar uyuyamadık. Sabaha doğru babam yanıma geldi: ''-Uyuyup dinlenmen lazım meleğim! Artık bugünden itibaren düşünmek zorunda olduğun bir emanetimiz var. Hayırlı olsun! ...'' Pelin doğduktan bir kaç ay sonra hatıra defterime şunları yazmıştım. ''-Elime el değecekse, bedenimi yakarım Şahım! ... Gözüme göz değecekse, kendi elimle kendi gözlerime mil çekerim Şahım! ... Beni bıraktığın günkü gibi geleceğim yanına. Yemin ederim ki bana bıraktığın, göremediğin kutsal emanetinin, en güzel şekilde yetiştirilmesine bütün ömrümü harcayacağım! O emanetin ki beni yaşama bağladı, o emanetin ki, kurak sahra çöllerine muson yağmurları gibi indi. O emanetin ki senin bana bıraktığın bir melekti. Ne günahın vardı Şahım? Kendi meleğini göremeden, üstelik olacağından bile habersiz gittin. Allah seni benden daha mı çok sevdi ki, bu kadar tez aldı seni yanına? ... Benim ne büyük sevabım vardı ki senin sevgini tattım? ... Peki ne günahım oldu ki seni bulmuşken kaybettim? Mekanın Cennet olsun şahım. her zaman kalbimdesin! ... Yanına geldiğim gün kalbimdeki sen'i de beraber getireceğim! O kutlu gün ben seni, sense beni ve kalbimde beraber getirdiğim seni göreceksin. Kalbimdeki sen kendi aslını görecek. Gelmekteki gecikmemin sebebi, bana bıraktığın emenetin! Babasız büyüyen emanetin, annesiz büyümeyecek Şahım. Sana gelmeye karar verdiğim an kendini müjdeleyen emanetin... Hani bana ''- En güzeller güzeli, ismini takmıştın ya onu görsen ne sıfat verecektin? Biz ona Pelin adını taktık.Gözleri benim gözlerime çekmedi Şahım. senin gözlerin gibi siyah oldu. Senin gözlerin gibi...'' Hangi insan kendi eliyle hatıra defterine yazdığı, üstelik noktaları ve ünlemlerinin yerini ezbere bildiği satırları her gün sanki ilk kez okuyormuş gibi yeniden okuyordu? ... İnsan hergün gözünün önündeki yavrusunun nasıl büyüdüğünü anlayamıyordu. Pelin on sekiz yaşına gelip liseyi birinceye kadar benin gözümde korunması sevilmesi gereken bir bebek gibi kaldı hep. Ömür denen nehir yavrumu onsekizinci yıla sürüklediğinde okulu bitirdiği günün gecesi yine Şahım'ın resmi ile konuşuyordum: ''- Keşke görebilseydin şahım. Meleğimiz on sekiz yaşında. Liseyi bitirdi. Üniversiteye giriş sınavına hazırlanıyor. Keşke görebilseydin Şahım! ... O kusursuz yaratık... Keşke...'' yine boğazım düğümlemmişti. ♥ ♥ ♥ Bölüm - 2: PELİN anlatıyor: Sınıf arkadaşım Zühal, şımarık geçimsiz olduğu kadar, çok güzel ve güzel olduğunun farkında olan bir kızdı. Aslında ne annem ne de dedem onunla fazla arkadaşlık etmemi istemeseler de; dedem ''-Ne yaparsın kızım, neyin kıymeti yok ama sahibinin hatırı var.'' diye katlanmaya çalışırlardı.Zühalin derslerle pek arası yoktu. En büyük zevki kendisine kul köle olan aşıklarına eziyet etmekti. Üç özelliği vardı ki; Zühal'e özgüydü: Her bakanı adeta kendine kul-köle eden zümrüt safir arası renkli gözleri, lekesiz teni ve konuşurken erkeklerin ruhuna işleyen sihirli ses tonu... Zühal, gece gündüz, pastanelerde, parklarda veya sinemada erkek arkadaşları ile buluşur, onlardan hediyeler alır, sayısını kendisinin de bilmediği aşıklarının kendisi için yazdığı şiirleri ve aralarında kavga etmelerini zevkle anlatırdı. Neden böyle davrandığını sorduğumda, ''-Akıllarını kullansınlar kızım! Ben mi onlara yalvarıyorum sanki? Kendileri isteyerek gözlerime esir oluyorlar.'' diye kendisini savunsa da aslında gerçeği biliyordu ancak, kendisine söz geçiremiyordu. Lise son sınıftayken yine bir kaç dersten bütünlemeye kalmıştı. Bir iki dersten de kurul kararı ile geçmişti. Öğretmenler Kurulu Kararı ile Geçtiği dersler, karnesinde Ö.K.K.G harfleri ile gösterilmişti. Öğretmen emeklisi olan dedem Ö.K.K.G harflerini: Öküz Kalacaktı, Kalacaktı. Geçirdik! diye kendince tercüme edip bizi gülmekten kırıp geçirmişti. Siyah beyaz televizyonların yeni yeni yayına başladığı dönemlerdi. Yansıtıcılarla yayın alan televizyonlarda ekranların karlı, karıncalı görüntüsü olsa da Bonanza, Vadideki Hayat, Küçük Ev...gibi dizileri merakla izliyorduk. Dedemin mobilya şıklığındaki lambalı radyosundan sonra transistörlü radyosunun da modası geçecekti anlaşılan. Televizyondaki dizileri seyrederken çoğu sahnelerde annemin gözlerinin yaşardığını hatırlarım. Zühal'in üniversiteye giriş sınavını dert ettiği yoktu. ''-Kızım o sınavı kazanmak için Professör Haydar Furgaç'ın yeğeni olmak lazım! '' diye sınav komisyonu başkanı hocaya dil uzatmış, böyle bir sınavda bile torpil olabileceğini ima etmişti. ''-Hem okuyup da ne olacaksın, sanki? ... '' Annesinin rahsızlığı ilerlemiş, yemeden içmeden kesilmiş, günden güne zayıflıyordu. Annemle ziyaretine gittiğimiz gün Zühal'i evde bulamamıştık. Kadıncağız doktorların buradaki imkanlarla ellerinden bir şey gelmediğini, kendisini İstanbul'a Tıp Fakültesi Hastanesine sevk ettiklerini söylerken, sanki akibetini biliyor gibi sesi titremişti. Ertesi gün Zühal bize geldi.''-Yarın annemi istanbul'a götürüyoruz. Eğer izin verirseniz Pelin de bizimle gelsin, dedi anneme. Zaten sınavı kazanırsa bundan sonra İstanbul'a kendisi gidecek, Pelin de bizimle gelsin.'' Kararı dedem verdi. ''-Ben de sizinle geleyim. hem bu bahane ile Faruk Nafiz'i bir ziyaret edeyim. Son telefon edişimde sesini beğenmemiştim, bana hasta gibi gelmişti! Hem fakültedeki hocalardan arkadaşları var, bize mutlaka bir faydası olur.'' ♥ ♥ ♥ Bölüm-3:ZÜHAL anlatıyor: Annemi Fakülte hastenesine yatırdılar. Bazı tetkik ve tahliller yapılacakmış. Ben zaten hastaneleri pek sevmezdim. o sıkıcı havayı teneffüs etmek bile bana boğucu geliyordu. ''-Pelin dedim, biraz dışarı çıkalım.'' ''-Babandan izin aldın mı, nereye gideceğiz? ''dedi. ''-Hele bir dışarı çıkalım da... dedim'' Dışarıdaki dünya hastane dünyasından apayrıydı. Elimle koymuş gibi bir kafeterya buldum. Üstelik terası da vardı. İçerinin yoğun sigara dumanı ve gürültüsünden Pelin terası istedi. Boş bir masaya oturduk. Ben kendime bir kahve söyledim. Sigaramdan bir kaç nefes çekince kendime gelmiştim sanki. Pelin sigara içmezdi. Kendisine bir limonata söyledi. O sırada terasın bir ucunda tek başına oturan, elinde kalemle önündeki kağıda bir şeyler yazan genç bir adam gördüm. Üniversite öğrencileri genellikle parkalı ve uzun saçlı ve bıyıklı oluyorlardı, ancak bu genç takım elbiseli kravatlı ve şıktı. ''-Selin dedim şu gence bakar mısın? Her halde bu da süper inektir! '' Dünyadan haberi olmayan, çok ders çalışanlara inek diyordum. ''-Bak dedim şimdi nasıl işleteceğim ineği gözünle gör, haydi gel! '' Pelin gelmek istemedi. ''-İyi dedim. Sen limonata içmeye devam et kızım. Ben şu ineği biraz işletmeye gidiyorum! '' Masasına varınca onunla nasıl konuşacağımı biliyordum. ''-Merhaba! dedim. Adım: Zühal. Sizinle özel bir konuyu konuşmak için izninizle oturabilir miyim? Bir sakıncası yoksa tabi...'' Benim, böyle konuştuğum hiçbir erkek bana hayır diyememişti. ''-Rica ederim, Hanımefendi lütfen buyurunuz.Size nasıl yardımcı olabilirim? '' Balık oltayı yutmuştu. Bir sigara uzattım. İnek sigara da içmiyordu ama güzel konuşuyordu. üstelik de gözüme çok yakışıklı gelmişti. ''- Birini mi bekliyorsunuz, tek başınıza ne yapıyorsunuz.? '' ''-Hayır, kimseyi beklediğim yok. Arada bir ilham gelince birkaç satır şiir karalarım.'' ''-Ooo! Desenize Şair beyle Müşerref oluyoruz.... Şiir kitaplarınız var mı? ''-Şiir kitabı çıkarmak ciddi bir çalışma gerektirir. Benim henüz bir şiir kitabım yok. Ben Kendi kendime ilham geldikçe birkaç mısra yazıyorum ama çoğu kez, ben yazmaya başladıktan sonra da o ilham gidiyor, çoğu şiirim de yarım kalıyor. Yani sizin anlayacağınız pek iyi bir şair sayılmam.'' Ben konu bulmaya çalışıyordum. Benimle konuştuğum erkekler, bir kaç dakikada beni farkederlerken, nedense bu şair ineği pek oralı olmuyordu. Sinirime dokunmuştu. Yarım saat kadar hep benim bulduğum konularda konuştuk ama hep isteksizce konuşuyordu. sanki ben kalkıp gidecek olsam daha mutlu olocak bir hali vardı. Bir ara ''-Şu yan taraftaki masada tek başına oturan kız neden hep buraya bakıyor, sizin arkadaşınız mı? Size bir kaç kere işaret etti görmediniz. '' deyince benim Pelin'i unuttuğum aklıma geldi. ''-Ha... O mu? Arkadaşım Pelin.'' dedim. Dönerek Pelin'e gelmesi için işaret ettim. Pelin yerinden kalkıp gelinceye kadar şair gözlerini Pelin'den ayıramadan gelişini izledi. Yanımıza gelince Pelin hafif bir gülümsemeyle selam verdi: ''-Nasılsınız? '' dedi. Şair Pelin'i görünce afalladı, dili tutuldu sanki. Birisine benzetmiş olmalıydı. Pelin gelirken ayağa kalkmış, şimdi de oturmayı unutmuştu. Yüzü kızarmış heyecanlanmıştı. Pelin dili tutulan şairden bir cavap alammış. Üstelik bakışından da belki rahatsız olmuştu. ''-Zühal, dedi gidelim. Bizi aramadan dönelim, babanı kızdırmayalım.''. Masaya da oturmamıştı. Belki de şair kendisine hiç bir cevap vermedi diye canı sıkılmış olmalıydı. Dönüp bir iki adım atmıştı bile. ''-Şairim dedim sizi tanımak güzeldi. adınız neydi? ''. İneğin beni duyduğu yoktu. Gözleri, sırtı dönük pelin'in üzerindeydi. Sinirime dokundu. Ben de kalktım. Kafeden çıkıncaya kadar Pelin'in şair hakkında birşeyler sormasını bekledim. Hiç bir şey merak ettiği yoktu. Buna da sinir oldum. Konuyu ben açtım. ''-Pelin, şair var ya... Seni görünce neden afalladı? dilini yutmuş gibi oldu. Sen gelmeden bir görsen ne müthiş konuşuyordu...'' ''-Nereden bileyim, kendisine sorsaydın.'' ''-Hey aklınla bin yaşa kız, niye kendisine somayalım ki? Haydi, dönelim! . Bendeniz bu sorunun cevabıını almadan bu gece uyuyamam! '' Pelin'in itirazına rağmen geri döndük. Ben önden hızlı hızlın yürüyünce Pelin beni takip etmek zorunda kaldı. Şair bıraktığımız masada birşeyler yazıyordu. Ben yanına vardığımda yazmakta olduğu şeyi bırakmış başını alleri arasına almış arpacı kumrusu gibi düşünmeye başlamıştı. ''-Merhaba şair ben geldim, İlhamın mı geldi, şiir mi yazıyordun? '' diye sorarken önündeki kağıda baktım. Yanılmamıştım. Bir şiire başlamıştı. ''-Bana mı yazdınız? '' diyerek önündeki kağıdı almak istedim. ''-Hayır! .. dedi, size değil...'' ''-Yoksa Pelin'e mi yazdınız? '' dedim. O sırada Pelin'in de gelmekte olduğunu gören şairin, Pelin'in gelişini izlerken afallamasından istifade ile önündeki kağıdı aldım, ''-Vay, vay! ... Pelin'e şiir ha? Dilin tutuldu ama kalemin konuşmuş! Baksana...'' kağıdı Peline uzattım. İkisinin de şaşkınlığından istifade pelin'in konudan tutup çekiştirdim. Pelin okuduklarına bozulmuş gibi duruyordu. Defalarca şiiri okudu. Bir tek kelime etmedi. Benim de canım sıkılmıştı. Versene şu şiiri dedim bir kez daha okudum: Beklenmedik bir anda beni önüne kattı... Anladın mı kalbimden taşan sevgi selini? Aşkı tatmamış gönül, senden bir iksir tattı...(1*) Sana ömrüm fedadır gelinlerin Pelin'i...(2*) Can vermeye razıydım, bir kez tutsam elini! Bana erkekler o kadar çok şiir yazmıştı ki sayısını hatırlamıyorum. Pelin'e ilk kez bir şiir yazılıyordu. Bu güne kadar bana yazılan şiirlerin hepsinden farklı gelmişti bana. Bir anlık bir sinirle: ''-Yeni bir Love Story ha! ..'' diyerek şiiri yırtıp küçük parçalar halinde havaya fırlattım. Pelin hiçbir tepki göstermedi. Şiiri yırttığım andan itibaren daha da dalgınlaştı. Şiiri yırttsam da benim sinirim geçmedi. ♥ ♥ ♥ Bölüm - 4: PELİN'in DEDESİ anlatıyor: Faruk Nafiz ile Kayseri'de öğretmenlik yaptığımız yıllarda tanışmıştık. Tıp fakültesi öğrencisi iken okulunu bitirmekten vazgeçmiş, yazar ve şair olmuş, ardında öğretmenlik yapmaya başlamıştı. Öğrenciler tarafından en çok sevilen öğretmendi. Milletvekili seçildiği yıllarda arkadaşlığımız devam etmişti. Bir kaç kez Ankara'ya ziyaretine gitmiştim. Arnavutköyde evinde görüştük kısa sürede çok anımızı yeniden yaşadık sanki. Kendisinden Fakültedeki hocaya yazılmış bir kart alarak dönmüştüm. arkasında ''Hamili kart Yakınımdır'' diye notla başlayan kısa mesaj içeren bu kartlar, her kapıyı açan altın anahtarlardı. Ben hocayla görüştüğümde hasta hakkında endişeli olduğunu söyledi. Henüz tüm tetkiklerin yapılmadan bir kanıya varmanın erken olduğunu ancak pankreas başında habis bir tümörden şüphelendiğini, Hastanın arada bir açılsa da sarılığına bu tümörün sebep olabileceğini söyledi. Ben Pelin'i alarak o gece son araba ile dönerken, Pelin'deki durgunluğu farkettim. Bu güne yakar yalan söylemesini gerektirecek hiçbir yanlış davranışı yoktu. Nasılsa kendisi söyleyecekti. Ve de yanılmadım. ''-Dede, dedi. Sana bir şiirin başlangıcını okuyayım mı? '' ''-Oku bakalım! '' Beklenmedik bir anda beni önüne kattı... Anladın mı kalbimden taşan sevgi selini? Aşkı tatmamış gönül, senden bir iksir tattı...(1*) Sana ömrüm fedadır gelinlerin Pelin'i...(2*) Can vermeye razıydım, bir kez tutsam elini! Şiirin başlığı da devamı da yoktu. Bir iki kez tekrar okuttum. Sonra şiirin nasıl yazıldığını ve yırtıldığını anlattı. Şiir Benim ilk duyduğum bir şiirdi. Daha önce yayınlanmış bir şiir olsaydı mutlaka ezbere biliyor olurdum Üstelik Peline özel yazılmış bir şiirdi. Bir kaç kez daha okutunca ben de ezberledim. Ertesi gün ''-Pelin dedim, yalan söylemediğini biliyorum. sadece bu mısraların dediğin gibi kısa sürede yazıldığına inanmıyorum. bu şiir ne zaman yazıldı? '' diye sorduğumda Pelin'in şiddetle bu beş mısrayı yazanı savunduğunu görünce: ''-Niçin o kadar şairi müdafa ediyorsun bakim? diye sorunca, ilk kez pelinin yanaklarının o kadar çok kızardığını tanık oldum. Başını öne eğip uzaklaşırken arkasından: ''-Keşke devamı olsaydı! '' dedim. ''-Devamı yazılsa da haberimiz olmaz dedeciğim, Çünkü yazanın adını da bilmiyorum.'' Sesinde gizli bir hüzün olduğunu hissettim. Annesi ile karşılaşırken başı önüne eğikti. Kızım ''-Bunun nesi var baba? '' diye sorduğunda. ''-Şahına haber verebilirsin. En Güzeller güzelinin kızına, dün bir şiir yazılmış Ancak şiirin sadece ilk bölümü var. Zühal şiiri yırtıp atmış ama, Pelin de kaş ile göz arasında o beş mısrayı ezberlemiş. ♥ ♥ ♥ Bölüm - 5: PELİN anlatıyor: Üniversite griş sınavlarının sonuçları belli olmuş elimize ulaşmasını bekliyorduk. Benim sonuç henüz elime ulaşmadan Zühal geldi. ''-Birinciliğ kaçırdın kızım. Sınavların birincisi Abdülgaffar Vural olmuş.Tıp fakültesine girecekmiş.'' ''-Senin listende şimdi de üniversite giriş sınavının birincisi mi var? '' ''-Yok şekerim belki ilgilenirdim ama ben bu ara şaire takılıyorum. Benim izimi bulmuş. Dün bütün gece bizim kapının önünde sabah kadar arabasında uyudu. Kaç kez gitmesini işaret ettim ama gitmedi. Düşünebiliyor musun, İstanbul'dan kalkıp gelmiş, sabaha kadar kapımızın önünde uyudu...Üzülme kızım, bakarsın sen de Tıp faskültesini kazanırsın... Sınav birincisi de sana kalır! Fena mı? '' dedikten sonra gitti. Annesini kaybedeli henüz bir ay olmuştu. Babası da çökmüştü adeta. O ise havasındaydı. Şairden söz ederken, neden bu bu kadar üzülmüştüm? Bana yazdığı mısralar aklıma gelince: ''-Kalpsiz! '' dedim. Ben unutmak istedikçe o beş mısra ısrarla aklımda dolaşıyordu. Bir kaç gün sonra da benim puanım geldi. Beş yüz elli yedi fen puanım vardı. O yıl Cerrahpaşa Tıp Fakültesine ön kayıttan sonra, kesin kaydımı yaptırdım. Bazı arkadaşlarım gibi ön kayıt için şehir şehir dolaşmama gerek kalmadı. Bir yıl içinde Zühal'in evlendiğini duyduk. Şair ile mutlu olamayacağına inanıp başka birisi ile evlenmişti. Ben ikinci sınıftayken de boşandığını duyduk. Artık Zühal'i göremiyordum. Kim bilir, renkli gözlerine şu an kimler esir olmuştu! Kayıpsız olarak üçüncü sınfa geçmiş olarak İstanbul'dan eve dönüyordum. Şehirlerarası otobüs mola vermişti. Bir çay alarak bir masaya oturdum. Şimdi de televizyonlarda Dallas furyası başlamıştı. Mola veren yolcular kaş ile göz arasında, Ceyar'ın akıllara durgunluk veren entrikalarını izliyorlardı. o esnada, yandaki masada kimi görsem beğenirsiniz? Şairi... Dalgın dalgın önüne bakıyordu. Ne önünde kağıt, ne de elinde kalem vardı. Babi, Ceyar ve Suellın, umurunda bile değildi. Kim bilir aklından o an neler geçiyordu. İçim bir tuhaf oldu. bir türlü beni fark etmedi. Beni fark ettiğinde ise anonsun son kısmı okunuyordu: ''-...arabanız hareket halindedir, lütfen yerlerinizi alınız! ''. Onunla konuşsam diye düşündüm. İçimden''-Kalpsiz ile mi? niçin? ne değişir ki...''dedim. Yine de içimden bir sey onunla konuşmam gerektiğini söylüyordu. Kafamı kaldırdığımda göz göze geldik. Şair yerinde kalkıp yanıma gelirken son anans yapılıyordu.''-...on yedi numaralı yolcu, lütfen yeriniz alınız arabanız hareket halindedir! '' Ben kalkmak üzereyken şair gömleğinin cebinden bir mektup çıkarıp hiçbir şey demeden bana uzattı. Çok heyacanlıydı hiçbir şey söyleyemedi. ''-Bana mı? dedim.'' - Evet! '', anlamında başını salladı. ayakta duramayacak haldeydi. Mektubu bana verdikten sonra tekrar yerine gidip oturdu. kolunu masanın üzerine uzatıp başını üzerine dayadı sanki uyuyormuş ya da gizli ağlıyormuş gibi.... Zarfın ağzı açıktı. İçinden ağzı kapalı ikinci bir zarf daha çıktı. Üzerinde sadece:''Pelin'e'' yazıyordu. Ben zarfı açmaya başlarken otobüsüm de kalkış yaptı. Bagajdaki valizim o an aklıma bile gelmişti. Mektubu açtım okumaya başladım: ♥ ♥ ♥ Bölüm - 6: MEKTUP: Allah'tan en büyük dileğim, bu satırların bir gün senin tarafından okunmasıdır. Seni gördüğüm anda tutulan dilim sana hislerimi anlatamayacağı için bu satırları yazıyorum. Pelinim, Rüyalardaki Gelinim! Sana karşı duyduğum hislerimin temizliği, sana bu şekil hitab etme hakkını b veriyor bana. Keşke seni ilk gördüğüm anda suskun kalan dilim sana hislerimi o an anlatabilseydi.... Sanki yıllarca bir kaybını arayan bir insanın kaybını bir anda bulması var ya,... Sanki yıllarca dost ve arkadaş kalmış insanın üzerinde uyandırdığı güven duygusu var ya... Hani ben onsuz yaşayamam diyebileceğin bir şey olur ya... İşte bunlara benzeyen ancak bunlardan çok daha farklı, anlatılamayan bir duygu! Seni gördüğüm anda ''Nasılsınız? '' dediğinde, bana neler olduğunu yazı ile de anlatabilmem mümkün değil. ancak yaşayarak görmek lazım. Sen gittikten daha sonra, gelen ilhamla o şiiri tamamladım. Ancak ilk beşliğini siz aldığınız için şiirin ilk beş mısrası eksik kaldı. Kaç kez tekrar yazmak istedim. Ancak aynı mısraları bir daha bulamadım. Her denememde farklı mısralar ortaya çıktı. Keşke diyorum bu şansız şiir ilk beş mısrasına kavuşsa! Sanki, sevgililerin bir birine kavuması gibi... Sanki bir hükümdarın tacına kavuşması gibi... O anın duyguları ile yazılmış o mısralarına kavuşsa... Kavuşur mu ki? ... ... Ey! Güzeller güzeli, suçu bende arama? Seni gördüğüm anda tutulan nutkum suçlu! ''-Nasılsın? '' Derken bana, tuz basıldı yarama. Suskun kalan dilimle, vazgeçmez tutkum suçlu. Bin isyandan pay alıp, gelmeyen utkum suçlu! ...(3*) Karbeyazı yüzünü daha ilk gördüğüm an, Simsiyah gözlerinden, sevdanla kalbe aktın! Aşkın alev seline esir düştüğüm zaman, Gönüllü tutsak bendim, sanma ki sen tuzaktın! Neden sen kalbimdeyken, yıldız kadar uzaktın? Seni gördüğü anda, lâl olup suskun kalan, Dilimin günahını gözyaşlarım akladı. Ben, bir ömür ararken bulduğum anda alan, Kaderim gözlerime, simanı yasakladı! Hangi şehir, hangi semt seni benden sakladı? Hasretin dağlarında eksilmez senin sisin. Uçsuz bucaksız dünya, neden şimdi bana dar? Susuz çöllere düşen serabı bilir misin? Yanıltıcı hayale kaç yolcu ömür adar? Susuz kaldım sana ben, dinmez mahşere kadar? Ne sen döndün bir daha, ne ben geldim yanına. Hasretin görünmeyen hançeri kalbe erdi! Meçhul zaman ve yerde, arama fermanına; Kim olsa benim gibi, elbette baş eğerdi. Seni bir defa görmek... Bütün ömre değerdi! Ey! Bahtımın Ak Gülü... Gülistanın tek gülü, Yüz bin gülün bir gülü, damarlarımda zerre zerre kan olan, kalbimde sultan olan, Alın yazgıma baht olan, şu gönlümde taht olan. Sen güzeller güzeli, birtaneler birtanesi, prensesler prensesi, Sen bir kere ''-Evet! '' de... Sevdan bana yol olsun. Sen bir kere ''-Evet! '' de. Şair sana kul olsun. Bu satırların senin tarafından okunması kadar şanslı bir kul olabilir miyim? bilemem ama, bildiğim bir şey varsa ömrümün sonuna kadar bu mektubu yıpranmasın diyerek bir zarfın içinde, sana vermek için bütün ömrümce kalbimin üzerinde taşıyacağımdır. Bilemeyeceğim bir şey seni bir kez daha görüp göremeyeceğimdir, bildiğim şey ise ömrümün sonuna kadar seni arayacağımdır. Keşke ne kadar sevildiğini bir bilebilseydin! ... ♥ ♥ ♥ Bölüm - 7: PELİN anlatıyor: Okuduklarıma inanamıyordum. Kalpsiz, Zühalin kapısı önünde arabada sabahlarken de bu mektup cebinde miydi aceba? Yanına gittim. ''- Bakar mısın? ...'' dedim. Başını kaldırdı gözlerime baktığı an, yine içim bir tuhaf oldu. Yine de sormadan edemedim: ''-Mektubun da izlediğin taktik de çok etkileyici. Bana şu sorunun cevabını verir misin? Zühal seni içeri alsın diye kapının önünde arabada sabahladığın gecelerde, bu mektup yine senin kalbinin üzerinde miydi? Kalpsiz! ...'' Keşke demez olaydım. hepten küçük dilini yuttu. Şaşkındı! ... Sorumu tekrarladım. Cevap vereceğine, gözlerinden yaşlar süzüldü. Kalpsiz sulu gözlüydü anlaşılan. Elimdeki boş zarfı aldı, cebinden bir kalem çıkararak güçlükle şunları yazıp bana uzattı: '' Ben Zühal için arabada mı sabahlamışım? ... Bunu söyleyen budala kim? '' ''-Bunu bana anlatan Zühalin kendisi, budalanın da kim olduğunu sen söyle? '' ''Sen de bu yalanlara inandın öyle mi? '' diye yazdı. ''-Keşke yalan olsaydı... Yazdığın şiire, şu anda verdiğin mektuba saygı duyardım! '' Bir bardak su aldı zar zor bir yudum içebildi.Biraz düşündü. ne olduğunu anlamaya çaılşıyordu. Neden sonra ki dili çozüldü. ''-Benİ Zühal'e götür! ... Yüzleşelim. Gerçeği kendi gözünle gör. kendi kulağınla işit.! Ben ne seni ne de Zühal'i o günden sonra hiç göremedim. Keşke bir kez görebilseydim hiç olmasa senin adresini öğrenirdim..'' Derken ben de ilk kez sesini duydum. İçime işledi. Sadece sesi değil, bakışları da... ''-Götüremem, Zühal'in nerede olduğunu ben de bilemiyorum.'' dedim. ''-Bu yalanları söyleyen insanın layık olduğu yerde olacağına emin olabilirsin! '' dedi ve susarak gözlerime baktı. Gözlerime baktııkça ben neden öyle oluyordum? Bakışlarımı kaçırmak istiyordum ama başaramıyordum çünkü sözleri ve ve bakışları bana mutluluk vermeye başlamıştı. ''-Bu gün burada seninle karşılaşacağımı biliyor muydum? Sen biliyor muydun? '' ''-Hayır! '' ''-Ömrünce sana verilmek üzere, hergün kalbinin üzerinde mektup taşıyan bir insanın, başka birisinin kapısı önünde sabahlayacağına nasıl ihtimal verebildin? Peki şiirin ilk bölümü ne oldu? '' ''-Daha o gün yırttı Zühal! ...'' ''-Yırttı mı? Gördün mü, daha ilk gün nasıl bir insan olduğunu göstermiş. Sen de inandın ha? ... Seni sevene değil de, yalancıya...Yazık oldu. Şiirin ilk beşliği yok.demek! '' ''-Merak etme, şiirin ilk beşliği sadece benim değil, dedemin de ezberinde. Yırtılmadan önce defalarca okuyup ezberlemiştim.'' Ve kendisine okudum. Bana tekrar okutup, kendi deyimiyle şiirin tacını şiirin başına koydu. Beklenmedik bir anda beni önüne kattı... Anladın mı kalbimden taşan sevgi selini? Aşkı tatmamış gönül, senden bir iksir tattı...(1*) Sana ömrüm fedadır gelinlerin Pelin'i...(2*) Can vermeye razıydım, bir kez tutsam elini! Ey! Güzeller güzeli, suçu bende arama? Seni gördüğüm anda tutulan nutkum suçlu! ''-Nasılsın? '' Derken bana, tuz basıldı yarama. Suskun kalan dilimle, vazgeçmez tutkum suçlu. Bin isyandan pay alıp, gelmeyen utkum suçlu! ...(3*) Karbeyazı yüzünü daha ilk gördüğüm an, Simsiyah gözlerinden, sevdanla kalbe aktın! Aşkın alev seline esir düştüğüm zaman, Gönüllü tutsak bendim, sanma ki sen tuzaktın! Neden sen kalbimdeyken, yıldız kadar uzaktın? Seni gördüğü anda, lâl olup suskun kalan, Dilimin günahını gözyaşlarım akladı. Ben, bir ömür ararken bulduğum anda alan, Kaderim gözlerime, simanı yasakladı! Hangi şehir, hangi semt seni benden sakladı? Hasretin dağlarında eksilmez senin sisin. Uçsuz bucaksız dünya, neden şimdi bana dar? Susuz çöllere düşen serabı bilir misin? Yanıltıcı hayale kaç yolcu ömür adar? Susuz kaldım sana ben, dinmez mahşere kadar? Ne sen döndün bir daha, ne ben geldim yanına. Hasretin görünmeyen hançeri kalbe erdi! Meçhul zaman ve yerde, arama fermanına; Kim olsa benim gibi, elbette baş eğerdi. Seni bir defa görmek... Bütün ömre değerdi! Saatlerce konuştuk. Sonra bir ara mektubunun son kısmındaki bir yeri, kendisine sesli olarak okudum: Ey! Bahtımın ak gülü... Gülistanın tek gülü, Yüz bin gülün bir gülü, damarlarımda zerre zerre kan olan, kalbimde sultan olan, Alın yazgıma baht olan, şu gönlümde taht olan. Sen güzeller güzeli, birtaneler birtanesi, prensesler prensesi, Sen bir kere ''-Evet! '' de... Sevdan bana yol olsun. Sen bir kere ''-Evet! '' de. Şair sana kul olsun. Son satırlarını tekrar okudun: Sen bir kere ''-Evet! '' de... Sevdan bana yol olsun. Sen bir kere ''- Evet! '' de. Şair sana kul olsun. Gözlerinin içine baktım. Gözler yalan söyleyemezdi. ''-Bu sözünde ömrünün sonuna kadar durur musun? ... Ömrünün sonuna kadar! ...'' ''-Her iki dünyada da... Yemin ederim! Her iki dünyada da...'' ''-İnşallah Şahım! ...İnşallah! '' dedim. Ben de annem gibi: ''Şahım ! '' demiştim.

Bu şiire çeviri ekle ·

Bu şiiri puanla

Henüz puan verilmemiş

Yıldıza dokunarak 1–10 arası puan ver

Yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.

Giriş yap

Bu şiire henüz yorum yapılmamış. İlk sen ol.

Sana daha iyi bir okuma deneyimi sunabilmek için sitemizde çerez kullanıyoruz. Kişisel verilerin KVKK ve GDPR kapsamında işlenir; hangi çerezlere izin verdiğini dilediğin zaman değiştirebilirsin.