Siz, ölüleri seversiniz!

Y Yılmaz Odabaşı Yılmaz Odabaşı
0 Altın Yaprak
Siz Ölüleri Seversiniz 1984 yılının Ekim ayıydı. İstanbul Akademi kitabevinde Emil Galip Sandalcı ile karşılaşmış, konuşuyorduk. Emil Hoca, 1980 öncesi günlük Demokrat Gazetesi'nde yazılarını çok severek izlediğimiz bir kalemdi. Sohbetimizin bir yerinde, ,"Beni elli yaşımdan sonra çarmıha gerdiler. Şimdi de ortada kaldım, ev bulamıyorum,"demez mi! Ben ona kendi mağduriyetlerimizi anlatarak bize yardımcı olacağını umarken, gördüğüm, o kuşatmalar ortasında onun da en az bizim kadar çaresiz olduğuydu… " Demokrat'ta binlerce okurunuz vardı. Bu ülkede biri çıkıp bir ev vermiyor mu size?diye sormuştum irkilerek: "Hayır, vermiyorlar işte, eşyalarım, kitaplarım ortada kaldı,demişti. Şimdiyse bu ülkede bir kiralık ev bulamayan o adamın fotoğrafları, mücadelesi ve anısı kalplerimizin ve evlerimizin duvarlarını süslüyor… Yıllar sonra böyle söylediğini anlattığım bir ahbabı,"Onun ekonomik durumu fena değildi, nasıl olur da ortada kalır!dese de, benim ondan işittiklerim tıpkı böyleydi… 1987'de Aziz Nesin Hocaya sormuştum: "Bu davayı kaybedeceğinizi bilerek mi Kenan Evren'i mahkemeye verdiniz?diye. "Evet,"demişti: "Kesinlikle kaybedeceğimi bilerek." Peki, aydınlardan, kurumlardan, mağdurlardan destek alabildiniz mi?diye sorduğumda, şöyle yanıtlamıştı beni:"Birkaç telefon, birkaç insan, hepsi bu kadar…" Oysa 12 Eylül 1980 askeri darbesi yüz binleri mağdur etmişti; bu darbeden ve generalinden davacı olan bir aydına elli insanın bile destek olmadığını toplumsal hafızamızdan silemeliyiz… Yıl 1990…Musa Anter, Diyarbakır'da hapishanedeydi. Almanya'da Kürt PEN'i adına Hüseyin Erdem, Diyarbakır'da aydınlara, hukukçulara gidip duruşması için bir kampanya başlatmamı rica ediyordu. O dönem Ape Musa'nın şimdi birlikte anıldığı çevreyle bir ilişkisi yoktu ve çok özel ricalarla o duruşmaya ancak on ila yirmi kişiyi güç bela getirebilmiştik.. 1992 yazı İstanbul'daki evindeyken onu Diyarbakır'dan arayıp hal hatırını sorduğumda, diyordu ki: "Kötüyüm! Benim asabımı çok bozuyorlar…. Gazetesi, bütün yazılarımı kısaltıp sansürlüyor. Bir de beş on kişiyle evimi işgal ediyor, her gece burada kalıyorlar.Bir kitap bile okuyamıyorum! Yakında bırakacağım bu gazetede yazmayı! Yahu bıktıım" Şimdi adına ödül koyanlar, katledildiği gece yanına bir-iki refakatçi bile vermemişlerdi… Ahmed Arif'in yayıncısının, kitabını iki yılda iki bin adet satılır gösterdiği yıllarda gazetecilikten edindiği küçük emekli maaşıyla oğlu Filinta'yı okutabilmek için Dikmen'den Kızılay'a yaya yürüyorken, Diyarbakır'da ise, " Türkçe yazdığı için asimilasyona katkıda bulunan bir haindir o,"diyenlerle boğuşuyorduk; şimdiyse Diyarbakır'da Ahmed Arif aleyhinde tek söz ederseniz döverler sizi… Yine aynı günlerde Ece Ayhan'ın Çanakkale'de bir çorba parasına muhtaç yaşadığı ya da Can Yücel'in çok içip bir iş hanının kapısında, bir çöplüğün yanında nasıl sızıp kaldığını kahkahalarla anlatıyorlardı; Diyarbakır'dan İstanbul'a gelip gidişlerimde şair arkadaşlarımdan duyuyordum bunları… Behçet Aysan'ınCeyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nü kazanan " Eylüladlı şiir kitabını basacak bir yayınevi sorup soruşturmuştuk 1991'de. O yıllar sözbirliği etmişçesine " basamayızdemişlerdi ya, bugün aynı şiirler Türkiye'nin en iyi yayınevlerince basılıyor. Behçet Aysan'ın kitaplarını birer gelin gibi görmesi için Sivas'ta barbarca yakılması mı gerekirdi? O şiirleri, aynı şiirler değil miydi? Bir gün Ankara Kızılay'da çömelip bir duvara yaslanmış karikatürist Asaf Koçak'la karşılaştığımda: "Bir çay içecek param yoktu, Engürü'ye giremedim. Yahu Yılmaz, tanıdığın bir Kürt işadamı filan yok mu bir iki karikatür satsak. Olm, resmen açlık çekiyoruz,demişti; sonra onu da Sıvas'ta diri diri yaktılar. Ölümünden sonra anısına bir de ödül konuldu… Necati Cumalı, ağır hastaydı; çıkıp söz eden olur diye her gün TV haberlerine bakıyordum…Sonra bir iki kanalda kısaca ölüm haberini öğrendim. Aradan yıllar geçti. Geçenlerde bir televizyon kanalında, " Viran Dağlaradlı yapıtının bir ortak proje kapsamında (Alman, Fransız, İtalyan ve Yunan ortak yapımı olarak) çekildiğini uzun uzadıya anlatılıyordu. Türkiye, bırakın bu ortak projeye katılmayı, konuyla ilgili öneriye bir yanıt bile vermemişti… 2000 yılı Ocak ayı olmalıydı..Yine bir düşünce suçu mahkumiyetinden dolayı cezaevinden çıkmış, İstanbul'da Ahmet Kaya'nın evine uğramıştım. Magazin Gazeteciler Derneği'nin ödül törenindeki konuşmayı yaptığı günlerdi. Eşi Gülten Kaya, olup biteni az çok telefonda anlatmıştı bana. Gördüğüm, eski Ahmet Kaya değildi. Donuk, tedirgin bir ifadeyle,"Dışarı çıkamıyorum,dedi:"Ulan üç günde bitirdiler bizi. Arabayla dışarı çıktım insanlar küfrediyor, aracıma pet şişe atıyorlar…."Eşi Gülten, " Dışarı bırakmayacağım artık onu,diyordu: "Linç edilmesinden korkuyorum…" Ne ikinci dünya savaşı yılları ne 40 kuşağının yaşadıkları değil bu yazdıklarım, son on ila on beş yılda benim tanık olduklarımdan kısa kesitler sadece. Şimdiyse nasıl anıldıklarına, nasıl sevildiklerine baktığımda, doğrusu bana hiç de samimi görünmüyor … Yaşarken, onların kişiliklerinin, hayata ve insana kattıkları değerlerin, yetenek ve cüretlerinin hiçbir önemi yoktu sanki… Siz, sanatçının, yazarın, aydının dirisini değil, ölüsünü mü seversiniz? diye sormak gerekir. Onları, eğer ölürlerse, ille de ölülerse mi seversiniz, böyle hastalıklı, böyle yalan mı sizin sevgileriniz? Siz ölüleri seversiniz; çünkü ölüler, mangalar, düzineler halinde düşünen ve irili ufaklı lobilerin parsellediği bu cemaat kültüründe kutsadığınız o köhne değerleri eleştiremezler … Siz ölüleri seversiniz; çünkü artık onların siluetleri, anıları geçmiş zamanlarda kalmıştır. Bugününüze dokunamaz, hiçbir statükoyu yıkamaz, hiçbir kurumu eleştiremez; mezheplerinizin, sanat ve siyasal anlayışlarınızın, derneklerimizin, partilerinizin ve gazetelerinizin aleyhinde konuşamazlar. Siz ölüleri seversiniz.; öldüklerinde onları övgüyle anabilir, hatta anılarına ödül bile koyabilirsiniz…Oluşturdukları imgeler, partinizin, kurumunuzun prestijini de pekiştirir; nasılsa hiç biri mezarlarından kalkıp itiraz da etmeyecektir… Siz ölüleri seversiniz; bir dönem onlara ağız dolusu küfredenlerin, anılarına düzenlenen panellere katılımcı olmalarının ikiyüzlülüğünün farkında bile değilsinizdir. Nasılsa belleksiz bir toplumda yaşıyoruzdur, nasılsa herkes kimin dün, nerede, ne dediğini, ne yazdığını hiç hatırlamıyordur. Siz ölüleri seversiniz ; bilirsiniz ki ölüler, onları övgüyle anan kurumlar ve kişiler hakkında hiçbir şey konuşamaz ve övgülerimizi boşa çıkaracak hiçbir davranışta bulunamazlar. Belki bu yüzden onları ancak " ölühalde ve " ölesiyeseversiniz… Örneğin, şimdi yargılanma ve mahkumiyet haberlerine medya lağımının bir anlamda yasak koyduğu, düşüncelerine ifade olanağı bulamayan ve kişiliğiyle, bilgeliğiyle bir aydın, bir cüret figürü olarak restlerini bu sistemin ortasına fırlatan Fikret Başkaya'nın da, çok değil, on ila on beş yıl sonra büstünü dikip ağlayacaksınızdır. Yukarıdaki örnekleri Ruhi Su'dan Asım Bezirci'ye onlarca aziz insanla çoğaltmak mümkün. Şair Süleyman Nazif ne güzel söylemiştir: "Sağlığında nice ehli hünerin/ Bir tutam tuz da yoktur aşında/ Önce öldürürler onu açlıktan/ Sonra türbe yaptırırlar başında…"

Bu şiire çeviri ekle ·

Bu şiiri puanla

Henüz puan verilmemiş

Yıldıza dokunarak 1–10 arası puan ver

Yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.

Giriş yap

Bu şiire henüz yorum yapılmamış. İlk sen ol.

Sana daha iyi bir okuma deneyimi sunabilmek için sitemizde çerez kullanıyoruz. Kişisel verilerin KVKK ve GDPR kapsamında işlenir; hangi çerezlere izin verdiğini dilediğin zaman değiştirebilirsin.