Kayıp Kentin En Gerçek Hikâyesi
N Nail Varal
0
Altın Yaprak
Ayrılığı yaşamdan tanımlamaya çalışmak doğuştan ama birisinin renkleri
ve tabiatı anlatıp durması gibi bir şey. Ama insan bunu yapmaya
çalışır fakat anlattıkları sadece hissetikleri ve kendisine
anlatılandan ibarettir. Halbuki hayata dair şeyler hiçte tahmin ettiği
gibi değildir. Keşke öyle olsaydı, ayrılık ayrılığın acı yüzünü
görmeyenin anlattığı kadar kolay ve hüzünlü bir hikaye olsaydı sadece.
Ayrılık; kör testerelerle kesilmek gibi bir şey her gün. Günlerce
darağacında çırpınırken bir türlü ölememek orada. Her nefesi yarım
alıp ardını getirememek gibi bir şey, hayatı yarım yaşamak gibi
aslında.
Ortak bir kaderidir aşıkların ayrılık.
Aşk''a biçilen ayrılık elbisesi sadece aşık için dikilmiş aşık için
üretilmiştir ezel kadar uzaktan. Her insanın kendi cinsi için üretilen
elbiseyi giyme zorunluluğu gibi her âşık er veya geç giyecekti bu
libası. Bazen soğuklar içinde donacak, bazen ateşler içerisinde
yanacaktı onunla. Altında yorgan üstünce mezar olacaktı acımasızca.
Kör kuyular kadar daralacak bazen, gökler kadar genişleyecekti nice
kez.
Âşık olmak, istemediğin birisine davetiye göndermek gibi ayrılığa
davetiye göndermekmiş hâlbuki. 'Ayrılığa razıyım demekmiş aslında âşık
olmak birine. Bilmeden ateşler içerisine yürümekmiş yalınayak baş
açık. Bilmeden, her gün çelikten tırnaklarla kalbinin kazınmasına onay
vermekmiş aşık olmak ah.
Aylar önce ayrılığın bana yıldızlar kadar uzak bir gezegen olduğunu
sanırdım. Sanırdım ki ben seni severken o karabasan Kaf Dağı''nın
ardında sürgünleri yaşayacak ebedi. Zannederdim ki ayrılık bir
gecelik, vuslatım ebedi giyeceğim tek elbisem olacak. Onu masallarda
hikâyelerde öldüren bir acı, şairlerin şiirlerinde konuyu dramatize
edip şiirlere renk katması için kullanılan renkli bir hece, gizemli
bir bilmece bilirdim.
Öyle değilmiş halbuki. Aşk; hiç haber etmeden bir akşamüstü gitmekmiş
vedasız öpücüklerle.
Şimdi, karların altında donmaya yüz tutmuş serçeler gibi üşüyorum
yokluğunda sevgili. Yerde yok gökte yoksun, hangi takımyıldızının
gözlerinde saklandın? Hangi gezegenin güneşsiz yamaçlarında bıraktın
gölgelerini? Hangi cinlere perilere yedirdin o eşsiz hayalini rengini?
Görün bana ne olur. Yoksa bulamam seni.
Altımda aşk gözlerimde rüzgârlar uçsuz bucaksız gezenlerde seni
arıyorum durmadan. Başımı birinden diğerine çarpıyor uzak diyarların
ekvatorlarında saçlarımla geleceğimizin kaderini birbirine bağlıyorum
kördüğüm. En çok mavi gezegenin önünde duruyorum. Çünkü kokun en çok
bu gezegenden geliyor. Yedi Bin yıl önce aya doğru bakarak taradığın
saçlarının yansıması en çok bu mavi denize düşüyor. En çok bu
gezegenin adı adınla uyuşuyor. En çok bu gezegen seni bölüşüyor. En
çok bu gezegende gidiyor sevilenler.
Adını yıldızlara öğretiyorum gündoğumlarında.
Kıta kıta gezinen dervişler gibi yıldız yıldız geziniyor bir elimde
asa bir elimde yarım bir hıçkırık sesini arıyorum durmadan. Vakitsiz
zamanlarda sancılanan kalbimi en çok sevdiğin yıldıza yaslayarak
dinlendiriyorum. En çok gözlerindeki ışığı kullanan yıldızla
dertleşiyor sırrımı en çok ona açıyorum. Giderken bakışlarını
düşürdüğün yollar şimdi ışık fırtınası ey ışık yılı kadar uzak nefesim
kadar yakın olan sevgili. Ben ki seni bıraktım hayatın gündemine,
şimdi kayan her yıldız senin gözlerine kayar parlayan her güneş senin
gözlerin için parlar. Kanatsız kuşlar göklerde en çok o toprak
gözlerinin renkleri için yağar. Çok bekletme yar, bir süre sonra
ardından koşturduğun o yaşlı gezegenin yokluğunda kavrulur volkanlar
gibi patlar.
Şimdi ışık yılı kadar uzaktayım kayıp gülüm.
Geçmiş kavimlerin izdüşümlerini görüyorum zamanın gergefinde.
Züleyha''nın acısına şahit oluyorum yalnız gecelerde. Kaçan Aslı''nın
ardında sürüklenen bir ateş, çöl gecelerinde yanan mecnuni bir kandil
tülleniyor uzakta. Elleri nasır tutmuş bir adam dağları delmeye devam
ediyor hala. Derken, titreyen bir dal gibi 'an denilen tele dokunuyor
yüreğimin acısı. Ve tüm geçmiş kavimler, âşıklar ve aşklar polenler
gibi boşluğa dökülüyor. Seni arıyorum aralarında delirmiş gibi.
Eteklerini toplayıp sevgiliye koşan Fatıma gibi birinden diğerine
koşuyor teker teker hepsinin gözlerine bakıyorum yalvarırcasına,
yoksun...
Bu gün İdris''im sevgili, saklanma.
Düşmanlarına karşı binlerce kilometre bakırdan eritilmiş kurşun
dökmeye geldim yanına. Gizlenme 'imdat eyleyenin adı ile gelen
elçiden. Ne sahra bıraktım ne çöl, ne deniz bıraktım ne göl, ne şehir
bıraktım ne köy. Saat saat, dakika dakika varlığın kızıl gerdanına
seni astım bir inci bir mercan gibi, gör.
Saklanma, ay ışığında parlayan beyaz gümüş ellerini koynuma sokmaya
geldim. Sok ve çıkar, gör bak nasıl Musa gibi apaydınlık olacak.
Sarhoşuyum şimdi yokluğunun ey ruhumun firari kaçkını.
O, yıllanmış şarabı gözlerinden içtiğim günden beri bir o yana bir bu
yana devrilip duruyorum yollarda. Aklıma gelmeyen şeyler geliyor
bilmediklerimi biliyorum her gece. Her gece karanlığı örtüp çıplak
tenime secdeye gidiyorum iniltilerle. Kadehler dolusu içmiş gibi
sarhoşum şimdi. Saklanma yorulursun, öyle şeyler getirdim ki sana
bilsen baştan ayağa el ayak kesilir divanıma durursun.
Fakirliğim sensizlik, zenginliğim gönlündür. Bulunmaz bende cennet
varedemem sütten akan ırmaklar, veremem kutsal kitapta yazılanları ben
sana. Yeryüzünün cenneti Süleyman gökyüzününki İsa''da saklı gitti.
Bende krallık değil aşk cenneti gözlerinden kat kat meyhaneler
bulursun. Bulursam seni reddetme sakın kovma kapından, o kadar büyüdüm
o kadar yüceldim ki yıkılırım üstüne ziyan olursun.
Bulmama izin ver seni ey kayıp kentin en gerçek hikâyesi. Ey zamanın
ensesine dokunan Azrail''in nefesi! Ey kurak bozkırların yağmur gözlü
hissesi! İzin ver sobeleyeyim o zümrüt cennetini. İzin ver affedeyim
gidişinin ihanetini.
Hadi görün bana, görün bana ki toplayıp tüm ağırlıklarımı huzurunda
ölmelere geleyim. İstemem servetini sevgili, saltanata doydum ben.
Saklandığın yerden bir selam gönder, dalgalandır saçını kokunu ver
rüzgârlara asırlar ötesinden kalkıp sana geleyim.
26 Mayıs 2012 - 00.18
Bu şiiri puanla
Henüz puan verilmemiş