Anı 12 dk okuma · 03 Eylül 2026

Çocukluğumun Sokaklarında Kalanlar

H Hikmet Metin Çavdar

Hikmet Metin Çavdar Onaylı üye Sv. 1

0 Altın Yaprak
Çocukluğumun Sokaklarında Kalanlar
hchaberajansinde yazdığım anım.. Bazı yıllar vardır, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin insanın hafızasından silinmez. Aradan yarım asır değil, dile kolay, tam altmış yılı aşkın zaman geçmiştir. Ama bazen bir koku, bir ses, bir kelime insanı alıp yıllar öncesine götürür. Bir anda yeniden çocuk olursunuz. Benim de çocukluğumun böyle anları vardır. Gözlerimi kapattığımda, kendimi yeniden o eski sokaklarda bulurum. Yeni Cami semtinde bulunan Mustafa Kemal Paşa Okulu yıkıldığı için Donatım İlkokulu'na gitmek zorunda kalmıştım. Her zamanki gibi ablam yanımdaydı. Ablam benden üç yaş büyüktü. Onunla aynı okula gidiyor, çoğu zaman onun peşinden yürüyordum. Çocuk aklı işte... Ablam yanımdaysa dünya bana daha güvenli gelirdi. Bir sabah yine birlikte okula gitmek için evden çıktık. Sokağın başına geldiğimizde karşımıza askerler çıktı. Bizi durdurdular. “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordular. “Okula gidiyoruz,” dedik. “Evinize dönün. Bugün her yer kapalı. Sokağa çıkma yasağı var. İhtilal oldu.” İhtilal... Yedi yaşındaki bir çocuk için ne ifade edebilirdi ki bu kelime? Hiçbir şey anlamamıştım. Sadece okula gidemeyeceğimizi anlamıştım. O gün, hayatımın ilerleyen yıllarında defalarca karşıma çıkacak olan bir kelimeyi ilk defa duymuştum: İhtilal. Yıllar sonra o kelimenin ne kadar ağır olduğunu öğrenecektim. RADYONUN BAŞINDAKİ DEDEM O yıllarda bugünkü gibi televizyonlar, cep telefonları, internet yoktu. Evimizin en önemli eşyalarından biri radyoydu. Haber denildiğinde herkes radyonun başına toplanırdı. Rahmetli dedem de radyonun başında gelişmeleri dinlerdi. Sert yapılı, kolay kolay taviz vermeyen bir insandı. Onu öyle bilirdim. Ama bir gün onu hiç görmediğim şekilde gördüm. Ağlıyordu. 27 Mayıs 1960 İhtilali sonrasında yaşananları o zamanlar anlayabilecek yaşta değildim. Radyodan yapılan anonslarda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yönetime el koyduğu, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ve siyasi faaliyetlerin askıya alındığı, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve Demokrat Partililerin tutuklandığı duyuruluyordu. Bütün bunlar bizim evimizin içinde radyodan yükselen seslerdi. Ben ise sadece bir çocuktum. Sonra yıllar geçti. Adnan Menderes'in Yassıada'da yargılandığını ve idama mahkûm edildiğini öğrendik. 17 Eylül 1961'de Adnan Menderes'in, ondan iki gün önce de Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idam edildiğini öğrendik. Ama benim hafızamda bu olayların tarihinden önce başka bir görüntü kaldı. Dedemin gözyaşları... Yanına yavaşça yaklaşmıştım. Çekine çekine, “Dedeciğim, ne oldu? Neden ağlıyorsun?” diye sormuştum. Bana Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idam edildiğini söyledi. O zamanlar ölümün ne olduğunu bile tam olarak bilmiyordum. İdamın ne demek olduğunu hiç bilmiyordum. Sadece dedemin ağladığını görüyordum. Yıllar sonra anladım ki bazen bir çocuğun anlayamadığı şeyleri, gözyaşları anlatır. Ben o gün ihtilalin ne olduğunu öğrenmedim belki. Ama insanların hayatını değiştirebilecek kadar büyük bir şey olduğunu ilk defa hissettim. Daha sonra başka darbeler, muhtıralar, askeri müdahaleler görecektim. Onları başka yazılarımda anlatırım. Şimdi yine çocukluğuma dönelim. Çünkü çocukluk dediğimiz şey, insanın ömrünün en uzak ama en yakın yeridir. NİLGÜN ÖĞRETMENİM Soyadını bugün hatırlayamadığım Nilgün öğretmenimle dördüncü sınıfa kadar okudum. Öğretmenim evli değildi. Son sınıfa geldiğimizde bir subayla nişanlandığını hatırlıyorum. O yıllarda subaylarla evlenmek genç kızlar arasında oldukça rağbet görürdü. Belki de üniformanın ayrı bir ağırlığı vardı o zamanlar. Öğretmenimin daha sonra başka bir yere tayin olduğunu hatırlıyorum. Uzun boylu, güzel ve zarif bir kadındı. Onu çok severdim. Öğretmenimden ayrılmak bana çok zor gelmişti. Hatta çocukluk işte... Beni öğretmenimden ayırdığı için eşine kızdığım bile olmuştur. Bugün düşündüğümde gülümsüyorum. Ama insanın çocukluk duyguları da gerçektir. Öğretmenim hayattaysa Allah uzun ömürler versin. Nerede olduğunu, hayatının nasıl devam ettiğini bilmiyorum. Belki beni hiç hatırlamıyordur. Ama ben onu hatırlıyorum. Çünkü bazı öğretmenler sınıfta ders anlatıp gider. Bazıları ise insanın hayatından hiç çıkmaz. Benim Nilgün öğretmenim, gönül pınarımdı. Gürül gürül akan bir nehir gibi önümüzde çağlardı. Hep ileriye doğru akardı. Bize yalnızca okumayı, yazmayı öğretmedi. Cumhuriyet'i anlattı. Atatürk'ü anlattı. Çağdaşlaşmayı anlattı. Bilginin, eğitimin ve çalışmanın insan hayatındaki yerini anlattı. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi derslerinde Cumhuriyet'in hangi şartlarda kurulduğunu, Atatürk'ün bizlere bıraktığı mirasın değerini öğrenirdik. O gün belki ders dinliyorduk. Bugün düşünüyorum da... Aslında bize hayata bakmayı öğretiyormuş. Çevresine güzellik verir, ışık saçardı. Bütün çırpınışı bizlerin daha ileriye gitmesi içindi. Cehaleti yıkmak, karanlıktan çıkıp aydınlığa yürümek onun için yalnızca bir ders konusu değildi. Hayatın kendisiydi. Yıllar geçtikçe bazı öğretmenlerin neden unutulmadığını daha iyi anlıyor insan. Çünkü onlar yalnızca ders anlatmaz. İnsanın içine bir şey bırakırlar. Benim öğretmenim de bana öyle bir şey bıraktı. ARKADAŞLARIM Yıllar geçti. Çocukluğumun üzerinden koskoca bir ömür geçti. Birçok arkadaşımın adını bile unuttum. Ama bazı isimler hafızamın bir köşesinde hâlâ duruyor. Asaf İren... Hüseyin ve Şefik Doğrucan kardeşler... Halit... Dişçi Hasan Sancaklı... Komşumuz Hayriye kardeşim... Bir de çok konuştuğu için “Kaynana” lakabını taktığımız Neriman... Bugün hepsinin nerede olduğunu bilmiyorum. Kimileri belki bu dünyadan göçtü. Kimileri hayatın başka yerlerine savruldu. Kimileri belki benim gibi geçmişi hatırlayıp eski günleri düşünüyor. Ama çocukluk arkadaşlığı başka bir şeydir. İnsan büyüyünce dostlukların bile şekli değişiyor. Çocukken arkadaşınızın cebinde ne kadar parası olduğuna bakmazsınız. Neyi olduğu değil, yanınızda olup olmadığı önemlidir. Bir top varsa oyun vardır. Bir sokak varsa mutluluk vardır. Bir arkadaş varsa dünya yeterlidir. SOKAKLARIMIZ Benim çocukluğumun asıl hafızası sokaklardır. Sokak sokak, mahalle mahalle dolaşan yoğurtçular vardı. Sırtlarında askıları... Bir eli omuzun üstünden, diğer eli omuzun altından geçirilerek çapraz bir şekilde bağlanmış o askının üzerinde üst üste dizilmiş tepsiler... Ve sokakta yankılanan sesleri... Yoğurtçunun sesi duyulduğunda çocuklar sokağa çıkardı. Sıcak salep satan Ferit amca vardı. “Kış geldi, sıcak salep var,” diye bağırışını hâlâ hatırlarım. Evlerinde boza satan komşumuz Nezihe teyze ve İbrahim amca vardı. Köşe bakkalımız vardı. Renk renk soğuk yumurtalar satılırdı. Şimdi düşününce ne kadar basit şeyler... Ama o zaman bizim için büyük mutluluklardı. Şemsiye şeklindeki çikolatalar... Açıkta satılan akide şekerleri... Dut kuruları... İpe dizilmiş minicik elmalar... Faytoncu amcanın yaptığı rengârenk macunlar... Çubuklara sarılan allı güllü şekerler... Hepsi birer bayramdı bizim için. Bugün çocukların önüne dünyanın bütün imkânlarını koysanız, belki bizim o küçük şeylerden aldığımız mutluluğu bulamazlar. Çünkü biz yokluğu biliyorduk. Her istediğimiz hemen olmuyordu. Bir şeyin kıymetini, ona kolay ulaşamadığımız için biliyorduk. Bir çikolata aldığımızda uzun uzun bakardık. Hemen bitirmemeye çalışırdık. Çünkü yarın bir tane daha alabileceğimizin garantisi yoktu. Belki de mutluluğun sırrı biraz da buydu. Az vardı ama kıymetliydi. BEZDEN TOPUMUZ Oyuncaklarımız azdı. Ama hayallerimiz çoktu. Bezden yaptığımız bir topumuz vardı. Bizim için gerçek bir futbol topundan hiç de aşağı değildi. Sokak futbolumuz vardı. Mahalleler arası maçlarımız... Kavgalarımız... Küsmelerimiz... Barışmalarımız... Akşam olunca annelerimizin, “Haydi eve!” diye seslenmeleri... Ve bizim biraz daha oynamak için bahaneler bulmamız... O sokaklar bizim dünyamızdı. Bugün çocuklar teknolojiyle büyüyor. İnternet var. Cep telefonları var. Laptoplar var. Dünyanın öbür ucuna saniyeler içinde ulaşabiliyorlar. Biz bunların hiçbirini bilmiyorduk. O zamanlar bazen yokluklara isyan ettiğim olurdu. “Keşke bizim de olsa,” derdik. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da... İyi ki her şeyimiz yokmuş. Çünkü yokluğu bilmek, elindekinin değerini öğretirmiş insana. Biz küçük şeylerle mutlu olmayı öğrendik. Bir top... Bir çikolata... Bir sokak... Bir arkadaş... Bir akşamüstü... Hepsi yeterdi. KARAGÖZ VE HACİVAT Evimizin bodrumunda oynadığımız Karagöz-Hacivat gösterilerini de unutamam. Duvara bir çarşaf asardık. Perdemiz oydu. Sahnemiz bodrumdu. Oyuncularımız ise kendi yaptığımız figürlerdi. Karagöz ile Hacivat'ın konuşmalarını taklit ederdik. Hacivat bilgiç bilgiç konuşur, Karagöz çoğu zaman söylediklerini yanlış anlardı. Biz de kahkahalarla gülerdik. Zenne... Tiryaki... Tuzsuz Deli Bekir... Beberuhi... Çelebi... Daha kimler kimler... Hepsi sırayla perdeye gelirdi. Sonunda yine bildiğimiz gibi Karagöz, Hacivat'a bir tokat atardı. Hacivat da, “Yıktın perdeyi, eyledin viran. Varayım sahibine haber vereyim hemen.” der ve perdeden çekilirdi. Biz de arkadaşlarımızla gülmekten kırılırdık. Şimdi düşünüyorum... Bir çarşafın arkasında oynattığımız birkaç kukla bize koskoca bir dünya kurmuş. OF OF... NE DİYEYİM İnsan kaç yaşına gelirse gelsin çocukluğunu özlüyor. Ben de özlüyorum. Hem de çok. Bugün elimizde o yıllarda hayal bile edemeyeceğimiz imkânlar var. Ama insan bazen sahip olduklarına değil, kaybettiklerine bakıyor. O yoğurtçular nerede? Ferit amca nerede? Nezihe teyze, İbrahim amca nerede? Köşe bakkalımız nerede? İpe dizilmiş o küçücük elmalar nerede? Allı güllü şekerler nerede? Bezden topumuz nerede? Mahalle maçlarımız nerede? Arkadaşlarım nerede? Nilgün öğretmenim nerede? Ve o sokaklar... Nerede? Hiçbiri yok artık. İnsan büyüdükçe anlıyor. Meğer çocukluk dediğimiz şey, yaşarken sıradan gelen ama sonradan ömrümüzün en değerli hazinesine dönüşen bir zamanmış. Ben belki de körelmeye başlayan bir neslin son halkalarından biriyim. Yokluğu gördüm. Azla yetinmeyi gördüm. Paylaşmayı gördüm. Sokağın ne demek olduğunu gördüm. Bir şekerle sevindim. Bir topun peşinden saatlerce koştum. Bir arkadaşın kapısını çalıp, “Haydi çık, oynayalım,” dedim. Şimdi o günleri düşündüğümde içimde garip bir sızı oluyor. Of of... Ne diyeyim? Hüzünlendim şimdi. Sanki bütün o yıllar bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Yoğurtçunun sesi... Ferit amcanın sıcak salebi... Bakkalın önündeki renkli yumurtalar... İpe dizilmiş elmalar... Sokak futbolumuz... Bezden topumuz... Karagöz ile Hacivat'ımız... Arkadaşlarım... Nilgün öğretmenim... Radyonun başında oturan dedem... Ve onun yıllar sonra bile unutamadığım gözyaşları... Hepsi birer birer geldi geçti gözümün önünden. Ben bugün yaşımın ilerlediğini hissediyorum. Ama bazı anlarda yeniden yedi yaşındayım. Ablam yanımda... Okula gidiyoruz. Sokağın başında askerler bizi durduruyor. “Nereye gidiyorsunuz?” “Okula gidiyoruz.” “Evinize dönün çocuklar. Sokağa çıkma yasağı var. İhtilal oldu.” Ve biz hiçbir şey anlamadan evimize dönüyoruz. Meğer o gün yalnızca okula gidememişiz. Bir devrin kapandığına, başka bir devrin başladığına tanıklık etmişiz. Biz çocukmuşuz. Hayat ise çoktan büyümüş. Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Şimdi o günlere baktığımda anlıyorum ki insanın ömründen yıllar geçiyor ama bazı sabahlar hiç geçmiyor. Bazı sesler hiç susmuyor. Bazı yüzler hiç yaşlanmıyor. Bazı insanlar hiç eksilmiyor. Çocukluk da böyle bir şey işte... İnsan büyüyor ama çocukluğu içinde bir yerde hep aynı yaşta kalıyor. Benim çocuğum da hâlâ o eski sokaklarda koşuyor. Elinde bezden topu... Üstünde çocukluğunun masumiyeti... Ve arkasından akşamın sesi geliyor: “Haydi eve artık!” Ama ben bugün o sesi duyduğumda eve dönemiyorum. Çünkü o ev de... O sokak da... O insanlar da... Artık sadece hatıralarımda yaşıyor.

Bu yazıyı puanla

10,0 / 10 · 1 kişi puanladı

Yıldıza dokunarak 1–10 arası puan ver

Yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.

Giriş yap

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış. İlk sen ol.

Sana daha iyi bir okuma deneyimi sunabilmek için sitemizde çerez kullanıyoruz. Kişisel verilerin KVKK ve GDPR kapsamında işlenir; hangi çerezlere izin verdiğini dilediğin zaman değiştirebilirsin.