Su
G Gürkal Gençay
0
Altın Yaprak
annem,
o lanet hastalığın pençesinde
bir karanlık suyun derinliğinde
ve bilinmezliğinde;
kanser...
şimdi bana bütün dünyayı verseler
ne fark eder.
imgenin büyülü gücünü
doldurup damara su,
söyleyecektir sözün sonunu.
peki, bu fırtına nereden eser,
fırtınadan artakalan zaman,
hüzzam makamı şarkılar,
“ömrümüzün son demi,
sonbaharıdır artık.
maziye bir bakıver,
neler neler bıraktık”
ve diğerleriyle karşılaşmanın düzlemi;
bu fırtına nerede biter?
hangi yollardan geçer soluğumuz,
ve soluğumuzda biriktirdiğimiz
tüm anlamlar,
tortul kültürler,
fosilleşen anılar,
evler, arabalar,
kocamış çıkmaz sokaklar,
begonviller, sardunyalar,
ve donumuza kadar ıslandığımız
yağmurlar,
tren katarları,
kaldırımlar,
serçe ötüşleri,
kokular, renkler,
ve bütün siyah beyaz filmler,
o soluğun durmasıyla nereye gider?
gidilecek yer midir önemli olan,
yoksa yolculukların deneyimi mi?
ve kendi içimize yaptığımız yolculuk
bize hangi bakışla
neyi söyler.
anne soluğunda biriktirdiğim
yaşamı anlamlı kılan fotoğraflar
bir pamuk ipliğinin ucunda,
ya da bir sabun köpüğünün kozasında
hangi imbat rüzgarını bekler?
yoksa, gerçek yolculuk
zamanda değil midir,
ya da mekanda?
nerededir yolculuğumuzun haritası
pusulası nerededir?
ve suyla sınanan yolculuğumuz,
içimizde magmalanan acıların
örttüğü bilinçte midir?
bu yorgunluk,
bu tükeniş,
ve asırlar sonra
zamansallığın anlatacağı
bu bitiş
anneye ve çocuğa
bir son mudur?
bilirim ki, suyun
yalnızca bilincinde son yoktur.
aydınlıklar içindeki
dinlenme zamanlarında
geçilecek kapılar şimdi açılmıştır.
yolcuyu kendisiyle karşılaştırıp
yüzleştiren bu yolculuk
artık başlamıştır.
annemin yürüdüğü tüm yollarda
adımlanır ayaklarım;
Menekşe'nin doğusu,
Arnavut kaldırımları,
balıkçı restoranları,
Sultanahmet köftecisi,
Çapa'da kanserliler koğuşu,
ya da adressiz bir mezarın soğuğu.
takibinde gölgesinin annemin
taşıdığım beden,
ve yüzüm;
yıkık,
tıraşsız,
ve o diplerden biz,
kendimizi bulup çıkarırız.
27.Temmuz.2004-İstanbul
Bu şiiri puanla
Henüz puan verilmemiş