Hoşçakal Yarın

E Ercan Cengiz Ercan Cengiz
0 Altın Yaprak
hoşçakal güneş, toprak, su, gökyüzü demeye zamanın olursa eğer hoşçakal gidiyorsun işte, gidiyorsun sancını yüreğinde saklayıp resmin son karesine sığdırdığın yüzünle aşkı, nefreti, hüzünlerini, özlemlerini de alıp dakika, saat, gün, ay, yıl hesabını yapmadan baharın ve kışın hoyratça savrulan bir ömrün ardından baka baka nihayetinde gidiyorsun, sıra senin demekki bırakıp da gitmelerin sırası senin bebekken, oynamak isterdin oysa bir çocuk gibi oranı buranı kanatıp durmayacakmış gibi ağlamak sonra da kucak kucak gülmek ağrı mağrı yokmuş gibi çocukluğuna geldiğindeyse bıyıklılara özendin ve sakalını kestirmeyi ilçenin biricik berberinde yayıla yayıla berber koltuğuna aynanın karşısında ve hatta enseni görmeyi de ne çok isterdin berberin koltuğunda karşılıklı duran aynalarda ölümün o donuk yüzünü kestiremezdin hayallerinin arkasından koşturmaktan gençliğine geldiğinde büyümek isterdin hala hem enine, hem boyuna yarışırcasına büyümek bundandır belki inatçılığın, kimbilir okul yolunda yalnızlaştığın, kıkırdayıp gülmediğin bundan çılgınlığın peşinde koşarken gözlerinin önünde yaşıtların sen olgunlaşmayı yeğlemişcesine vazgeçtin sorumluluklar biniyordu omuzuna bu yüzden boyundan büyük sorumluluklar altında ve dünyanın bitmez tükenmez o kara derdi tepeden tırnağa sarıp sarmalıyordu seni sense dönüp bakmıyordun bile ne kadar da çocukcaydı yaşananlar dünyayı sarsacak adımları öğrendiğinde etrafında oynaşan yaşıtlarına öğretirdin şiirleri tarardın bu yüzden, romanları... direniş türkülerini dinlerdin gün doğarken ve bir halkın destanını yaratan elleri okurdun kalem tutan ellerde, hikayelerini dinlerdin tarumar edilmiş yaşlı kimsesiz insanların kendi dillerinden var yok bir kaç kürsü olurdu sobanın etrafında bir de minder dururdu odanın başköşesinde varsa evin bir gelini yüzü tülbentliydi tanrı misafirine erine karşı el pençe, dili yok gibiydi yer sofrasındaki tepsiye dizili bardaklara çayı doldurduğunda küçücük kaynına gelinlik ederken, kaynanasıyla yarışırdı arka odada bin bir türlü haline bu dünyanın, sızlanırdın kendi kendine bu nasıl bir dünya diye saç, sakalın aklaşınca tümden kopar oldun gençlerden içindeki çocuğu eze eze ne de çabuk büyüdün çok sonradan anladın ki çocuklarla oynadığında yetişkinler katıla katıla gülerlermiş haline oysa sen masumane seni sevdiklerine yorardın onlarınsa kızlarını uzak tutmak için bile olsa özel bir çabaları olmazmış sırf bu yüzden kızlar olgun adam istermiş köy yerinde büyüdüm ya da olgunlaştım derken belin bükülmüş de haberin bile yoktu senin ya da fark etmemişsindir devranın ağırlığını kimin aklına gelirdi ki durmak tükenmek bilmeyen zamanın su gibi akıp giderken avuçlarının içinden yaşamını da beraberinde götüreceğini ikide bir dönüp de sırtını mı yoklardı insan hem sonrası da vardı bu gidişin saça, sakala, bıyığa dokunmamak için çıkarıp attığında tarağını sağ arka cebinden ne de olsa görmüş geçmişlerdi diyordun laf dinletmesini de bilirlerdi diye peşlerine takılıp da gittin bu yaşta insan dedin mi geleceğinden kat be kat daha fazla geçmişindeki izleri bulmaya çalışırdı her nedense bir yerde kabullenme miydi aslında geç de olsa gökyüzünü yakalayamama gerçeği mi para pul, mal mülk kimin neyine artık kavga dövüş de öyle dargınlıkların arasında kaybolan acımtırak zamanlar da üst üste binen gölgeler, karanlıklar, yarasalar... sert katı sözler altında yanıp sızlanmalardan öte gitmezdi alabildiğine yan yan bakan o bakışlar altında gizli gizli süzmeler birikirdi iki kaşın arasında, o kadar anlamsızmış demek, anlamsızmış ısıran bir köpeğin arkasından taşı kavrayıp da fırlatmak hoşçakal yağmur, hoşçakal bulut, hoşçakal su göğün efendisi şimşekler hoşça kalın dolu, kar, çiçekler... hoşça kalın meyveler, ekinler, dağ - taş ve bugün de çiseleyen yağmur ortadan ikiye ayrılan ay parçasındaki karanlık ve aydınlık yüzleri, hoşça kalın tomurcuğu yeni patlamış meşe ince yapraklı salkım söğüt ağacı ve kumsala vuran çam kokusu... hoşçakalın edepliler, edepsizler konuşanlar, yazanlar, çizenler bilenler, bilmeyenler güçlüler, zayıflar haklılar, haksızlar hakkını yedirdikten sonra sızlananlar oturanlar, koşanlar, anarşiştler hoşçakalın hoşçakalın demeye zamanın olursa eğer gidiyorsun işte, gidiyorsun arkanda bir ömür, yarım yamalak bir hayatı alıp gidiyorsun demek ilk durakda kimleri göreceksin acaba tanıdıkların mı olacak yoksa yeni yüzler mi eşkali belirlenenler mi, maskeliler mi yine bazılarına dosttuk, bazılarına düşman gözlerine baka baka diyemeden gidiyorsun demek... diğer duraklarda sen yoksun herşey sil baştan olacak anlayacağın farklılıkları da ister istemez... ama sen bir daha da gelmeyeceksin ve bunu bile bile gidiyorsun açık kalmış gözlerle yaşamının hiç bir evresini kendine has yaşamadan bırakıp da gidiyorsun, öyle mi... git öyleyse, git, gidebiliyorsan...

Bu şiire çeviri ekle ·

Bu şiiri puanla

Henüz puan verilmemiş

Yıldıza dokunarak 1–10 arası puan ver

Yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.

Giriş yap

Bu şiire henüz yorum yapılmamış. İlk sen ol.

Sana daha iyi bir okuma deneyimi sunabilmek için sitemizde çerez kullanıyoruz. Kişisel verilerin KVKK ve GDPR kapsamında işlenir; hangi çerezlere izin verdiğini dilediğin zaman değiştirebilirsin.