Çayı Senin Gibi İçtim
H
0
Altın Yaprak
Seninle ilk karşılaştığımız günü
tam hatırlamıyorum aslında.
Hangi ay, hangi gün...
Bunlar uçup gitmiş.
Ama hava soğuktu,
bundan eminim.
Üzerinde açık renk bir kaban vardı.
Elinde küçük bir çanta.
Bir de bana kızmıştın,
“Yine geç kaldın,” demiştin.
Ben de gülmüştüm.
Ne diyecektim?
Gerçekten geç kalmıştım.
O gün nereden bilebilirdim
sana yıllarca geç kalacağımı.
Sonra görüşmeye başladık.
Öyle büyük şeyler konuşmadık ilk zamanlar.
Ne evlilik,
ne çocuk,
ne de “sonsuza kadar” gibi laflar.
Daha çok gündelik şeyler...
İş nasıl geçti,
kim canını sıktı,
akşam ne yiyeceğiz?
Bazen sen anlatıyordun,
ben dinliyordum.
Bazen de susuyordun.
Ben o susuşlarını severdim.
Çünkü sen sustuğunda
ne söylemen gerektiğini anlamaya çalışırdım.
Şimdi düşünüyorum da
belki de seni en çok
o zaman seviyormuşum.
Farkında değilmişim.
İnsan yaşarken anlamıyor bazı şeyleri.
Sonra araya ufak tefek şeyler girdi.
Bir buluşma ertelendi.
Sonra bir başkası.
“Yarın görüşürüz,” dedik.
Yarınlar uzadı.
Telefonlar daha seyrek çaldı.
Eskiden gün içinde üç kere arayan insan
bir gün aramamaya başladı.
Ben de aramadım.
Gurur muydu?
Bilmem.
Belki gurur,
belki kırgınlık.
Belki de insan
bir yerden sonra
karşı tarafın kendisini aramasını bekliyor.
Aramadın.
Ben de bekledim.
Sonra beklememeyi öğrendim.
Öğrendim diyorum ama
tam öğrenemedim.
Bazen telefon elimde kaldı.
Numaranı açtım.
Aramak için değil.
Öyle baktım sadece.
Sonra kapattım.
Bunu kaç kere yaptığımı
saymadım.
Zaten insan bazı şeyleri
saymaya başlarsa
işin içinden çıkamıyor.
Bir ara eski eşyaları toplarken
senden kalma bir kâğıt çıktı.
Çekmecenin dibindeymiş.
Bir alışveriş listesi.
Ekmek.
Çay.
Peynir.
Bir de ne olduğunu hâlâ çözemediğim
bir kelime.
Onu görünce
nedense uzun süre oturdum.
Kâğıdı atamadım.
Hâlâ bende.
Komik aslında.
Bir insanın elinden
geriye bazen fotoğraf bile kalmıyor,
bir alışveriş listesi kalıyor.
Onu da atmaya kıyamıyorsun.
Ben atamadım.
Neyse...
Hayat devam etti.
Ben işe gittim.
Akşamları eve geldim.
Bazen arkadaşlarla oturdum.
Çay içtik.
Güldük.
Başka şeylerden konuştuk.
Senin adını açan olmadı.
Ben de açmadım.
Ama arada bir
bir şarkı çıktı karşıma.
Eskiden beraber dinlediğimiz.
Hemen değiştirdim.
Dinleyemedim.
İnsan bazı şarkıları
yaşlanınca daha iyi anlıyor galiba.
Ya da ben öyle oldum.
Eskisi kadar kızmıyorum sana.
Bunu söyleyebilirim.
Özlüyor muyum?
Bazen.
Ama artık eskisi gibi değil.
Eskiden “Keşke dönse,” derdim.
Şimdi dönsen
ne yapacağımı bilmiyorum.
Çünkü sen de değiştin.
Ben de.
Aradan yıllar geçti.
Senin hayatında neler oldu,
hangi şehirlerde yaşadın,
kimlere güldün,
kimlere kızdın...
Bilmiyorum.
Benim hayatımda da
sen yoksun artık.
Bunu kabul ettim.
Ama insanın kabul etmesi
her şeyi silmiyor.
Bazı şeyler yerinde duruyor.
Mesela senin çayı nasıl içtiğini
hâlâ biliyorum.
Şekersiz.
Çok sıcak olursa kızardın.
Ben de beklerdim.
“İç artık,” derdin.
Ben de “Yanıyor,” derdim.
Şimdi çayımı içerken
bazen aklıma geliyor.
Bak, insanın aklında
ne saçma şeyler kalıyor.
Yıllar geçiyor,
yüzün biraz bulanıyor belki.
Ama birinin çayını nasıl içtiğini
unutmuyorsun.
Buna şaşıyorum.
Geçenlerde sana benzeyen birini gördüm.
Sokakta.
Arkasından baktım.
Sonra vazgeçtim.
Eskiden olsa
peşinden giderdim belki.
Şimdi gitmedim.
Çünkü sen değildin.
Hem olsan ne olacaktı?
Yanına gidip
“Merhaba, beni hatırladın mı?” mı diyecektim?
İnsan bazı cümleleri
kafasında kuruyor da
gerçekte söyleyemiyor.
Ben de söyleyemem.
Bir gün gerçekten karşılaşırsak
muhtemelen sadece:
“Nasılsın?”
derim.
Sen de:
“İyiyim.”
dersin.
Ben de:
“İyi.”
derim.
Sonra ikimiz de
yolumuza devam ederiz.
Belki öyle olması daha iyi.
Çünkü geçmişi açınca
insanın eline ne geçiyor?
Bir sürü soru.
Bir sürü “keşke”.
Ben artık onları istemiyorum.
Seni de kötü hatırlamak istemiyorum.
Ne olduysa oldu.
Kırıldım.
Sen de kırıldın.
Belki ikimiz de
birbirimizi sevdiğimiz kadar
birbirimizi anlamayı beceremedik.
Olabilir.
Herkes her şeyi beceremiyor.
Bunu da geç öğrendim.
Ama sana kızsam da
seni sevdiğim gerçeğini değiştiremiyorum.
Bunu artık saklamıyorum kendimden.
Evet.
Sevdim seni.
Hem de öyle bir iki aylık heves gibi değil.
Hayatımın içine karışacak kadar.
Sonra çıktın.
Ben bir süre
nerede ne eksildi anlamadım.
Bulaşıkları yıkadım.
İşe gittim.
Markete gittim.
Akşam televizyonu açtım.
Her şey aynıydı.
Sadece sen yoktun.
Meğer insan
en çok böyle alışıyormuş yokluğa.
Sessiz sessiz.
Kimse fark etmiyor.
Bir sabah kalkıyorsun,
artık eskisi kadar acımıyor.
Sonra bir gün
bir koku geliyor.
Bir şarkı.
Bir cümle.
Ve sen yine oradasın.
Ama bu defa
canımı yakmıyorsun.
Sadece oturup
eski bir tanıdığa bakar gibi bakıyorum sana.
“Ne günlerdi,” diyorum.
Hepsi bu.
Belki sevda da
bir yerden sonra böyle bir şey oluyor.
İnsanın içinde kalıyor.
Ama insan onunla yaşamayı öğreniyor.
Şimdi senden bir şey istemiyorum.
Ne dönmeni,
ne beni hatırlamanı,
ne de geçmişe dönüp
başka türlü davranmanı.
Sadece şunu bil:
Bir zamanlar seni gerçekten seven
bir adam vardı.
Ben o adamdım.
Sen bunu belki hiç tam anlayamadın.
Ben de sana anlatamadım.
Şimdi anlatmanın da
pek anlamı yok zaten.
Yıllar geçmiş.
Saçlarımız değişmiştir.
Yüzümüzde çizgiler vardır.
Hayat başka yerlere sürüklemiştir bizi.
Ama geçen hafta
o eski çekmeceyi açtım.
O kâğıt yine oradaydı.
Ekmek.
Çay.
Peynir.
Bir de senin el yazın.
Kâğıdı elime aldım.
Bir süre baktım.
Sonra yerine koydum.
Çayı koydum kendime.
Şekersiz.
Çok sıcak.
Biraz bekledim.
İçtim.
İlk defa
senin sevdiğin gibi içtim çayı.
Hepsi bu.
Sakarya ·
Bu şiiri puanla
Henüz puan verilmemiş