Çayı Senin Gibi İçtim

H Hikmet Metin Çavdar Hikmet Metin Çavdar
0 Altın Yaprak
Seninle ilk karşılaştığımız günü tam hatırlamıyorum aslında. Hangi ay, hangi gün... Bunlar uçup gitmiş. Ama hava soğuktu, bundan eminim. Üzerinde açık renk bir kaban vardı. Elinde küçük bir çanta. Bir de bana kızmıştın, “Yine geç kaldın,” demiştin. Ben de gülmüştüm. Ne diyecektim? Gerçekten geç kalmıştım. O gün nereden bilebilirdim sana yıllarca geç kalacağımı. Sonra görüşmeye başladık. Öyle büyük şeyler konuşmadık ilk zamanlar. Ne evlilik, ne çocuk, ne de “sonsuza kadar” gibi laflar. Daha çok gündelik şeyler... İş nasıl geçti, kim canını sıktı, akşam ne yiyeceğiz? Bazen sen anlatıyordun, ben dinliyordum. Bazen de susuyordun. Ben o susuşlarını severdim. Çünkü sen sustuğunda ne söylemen gerektiğini anlamaya çalışırdım. Şimdi düşünüyorum da belki de seni en çok o zaman seviyormuşum. Farkında değilmişim. İnsan yaşarken anlamıyor bazı şeyleri. Sonra araya ufak tefek şeyler girdi. Bir buluşma ertelendi. Sonra bir başkası. “Yarın görüşürüz,” dedik. Yarınlar uzadı. Telefonlar daha seyrek çaldı. Eskiden gün içinde üç kere arayan insan bir gün aramamaya başladı. Ben de aramadım. Gurur muydu? Bilmem. Belki gurur, belki kırgınlık. Belki de insan bir yerden sonra karşı tarafın kendisini aramasını bekliyor. Aramadın. Ben de bekledim. Sonra beklememeyi öğrendim. Öğrendim diyorum ama tam öğrenemedim. Bazen telefon elimde kaldı. Numaranı açtım. Aramak için değil. Öyle baktım sadece. Sonra kapattım. Bunu kaç kere yaptığımı saymadım. Zaten insan bazı şeyleri saymaya başlarsa işin içinden çıkamıyor. Bir ara eski eşyaları toplarken senden kalma bir kâğıt çıktı. Çekmecenin dibindeymiş. Bir alışveriş listesi. Ekmek. Çay. Peynir. Bir de ne olduğunu hâlâ çözemediğim bir kelime. Onu görünce nedense uzun süre oturdum. Kâğıdı atamadım. Hâlâ bende. Komik aslında. Bir insanın elinden geriye bazen fotoğraf bile kalmıyor, bir alışveriş listesi kalıyor. Onu da atmaya kıyamıyorsun. Ben atamadım. Neyse... Hayat devam etti. Ben işe gittim. Akşamları eve geldim. Bazen arkadaşlarla oturdum. Çay içtik. Güldük. Başka şeylerden konuştuk. Senin adını açan olmadı. Ben de açmadım. Ama arada bir bir şarkı çıktı karşıma. Eskiden beraber dinlediğimiz. Hemen değiştirdim. Dinleyemedim. İnsan bazı şarkıları yaşlanınca daha iyi anlıyor galiba. Ya da ben öyle oldum. Eskisi kadar kızmıyorum sana. Bunu söyleyebilirim. Özlüyor muyum? Bazen. Ama artık eskisi gibi değil. Eskiden “Keşke dönse,” derdim. Şimdi dönsen ne yapacağımı bilmiyorum. Çünkü sen de değiştin. Ben de. Aradan yıllar geçti. Senin hayatında neler oldu, hangi şehirlerde yaşadın, kimlere güldün, kimlere kızdın... Bilmiyorum. Benim hayatımda da sen yoksun artık. Bunu kabul ettim. Ama insanın kabul etmesi her şeyi silmiyor. Bazı şeyler yerinde duruyor. Mesela senin çayı nasıl içtiğini hâlâ biliyorum. Şekersiz. Çok sıcak olursa kızardın. Ben de beklerdim. “İç artık,” derdin. Ben de “Yanıyor,” derdim. Şimdi çayımı içerken bazen aklıma geliyor. Bak, insanın aklında ne saçma şeyler kalıyor. Yıllar geçiyor, yüzün biraz bulanıyor belki. Ama birinin çayını nasıl içtiğini unutmuyorsun. Buna şaşıyorum. Geçenlerde sana benzeyen birini gördüm. Sokakta. Arkasından baktım. Sonra vazgeçtim. Eskiden olsa peşinden giderdim belki. Şimdi gitmedim. Çünkü sen değildin. Hem olsan ne olacaktı? Yanına gidip “Merhaba, beni hatırladın mı?” mı diyecektim? İnsan bazı cümleleri kafasında kuruyor da gerçekte söyleyemiyor. Ben de söyleyemem. Bir gün gerçekten karşılaşırsak muhtemelen sadece: “Nasılsın?” derim. Sen de: “İyiyim.” dersin. Ben de: “İyi.” derim. Sonra ikimiz de yolumuza devam ederiz. Belki öyle olması daha iyi. Çünkü geçmişi açınca insanın eline ne geçiyor? Bir sürü soru. Bir sürü “keşke”. Ben artık onları istemiyorum. Seni de kötü hatırlamak istemiyorum. Ne olduysa oldu. Kırıldım. Sen de kırıldın. Belki ikimiz de birbirimizi sevdiğimiz kadar birbirimizi anlamayı beceremedik. Olabilir. Herkes her şeyi beceremiyor. Bunu da geç öğrendim. Ama sana kızsam da seni sevdiğim gerçeğini değiştiremiyorum. Bunu artık saklamıyorum kendimden. Evet. Sevdim seni. Hem de öyle bir iki aylık heves gibi değil. Hayatımın içine karışacak kadar. Sonra çıktın. Ben bir süre nerede ne eksildi anlamadım. Bulaşıkları yıkadım. İşe gittim. Markete gittim. Akşam televizyonu açtım. Her şey aynıydı. Sadece sen yoktun. Meğer insan en çok böyle alışıyormuş yokluğa. Sessiz sessiz. Kimse fark etmiyor. Bir sabah kalkıyorsun, artık eskisi kadar acımıyor. Sonra bir gün bir koku geliyor. Bir şarkı. Bir cümle. Ve sen yine oradasın. Ama bu defa canımı yakmıyorsun. Sadece oturup eski bir tanıdığa bakar gibi bakıyorum sana. “Ne günlerdi,” diyorum. Hepsi bu. Belki sevda da bir yerden sonra böyle bir şey oluyor. İnsanın içinde kalıyor. Ama insan onunla yaşamayı öğreniyor. Şimdi senden bir şey istemiyorum. Ne dönmeni, ne beni hatırlamanı, ne de geçmişe dönüp başka türlü davranmanı. Sadece şunu bil: Bir zamanlar seni gerçekten seven bir adam vardı. Ben o adamdım. Sen bunu belki hiç tam anlayamadın. Ben de sana anlatamadım. Şimdi anlatmanın da pek anlamı yok zaten. Yıllar geçmiş. Saçlarımız değişmiştir. Yüzümüzde çizgiler vardır. Hayat başka yerlere sürüklemiştir bizi. Ama geçen hafta o eski çekmeceyi açtım. O kâğıt yine oradaydı. Ekmek. Çay. Peynir. Bir de senin el yazın. Kâğıdı elime aldım. Bir süre baktım. Sonra yerine koydum. Çayı koydum kendime. Şekersiz. Çok sıcak. Biraz bekledim. İçtim. İlk defa senin sevdiğin gibi içtim çayı. Hepsi bu.

Sakarya ·

Bu şiire çeviri ekle ·

Bu şiiri puanla

Henüz puan verilmemiş

Yıldıza dokunarak 1–10 arası puan ver

Yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.

Giriş yap

Bu şiire henüz yorum yapılmamış. İlk sen ol.

Sana daha iyi bir okuma deneyimi sunabilmek için sitemizde çerez kullanıyoruz. Kişisel verilerin KVKK ve GDPR kapsamında işlenir; hangi çerezlere izin verdiğini dilediğin zaman değiştirebilirsin.