Hani bazı günler vardır ya, Geçmişine avlanırsın. Ava gidip av olursun ya... Öyle bir gündeyim,…
Başa çıkılır mı bununla? Sesi soluğu olmayan, İçten pazarlıklı birşey bu. Tam da gözbebeğime yerleşmiş.…
Bir yaşam varmış, Deniz kabuklarının içinde. Orada yaşayanların denizlerinin, Onların dalgalarının sesi gelirmiş,…
Bu gece çok içtim, Nemli elleri Taksim’ in boğazımda diye. Düşündüm ben mi onun içindeyim, O mu benim içimde diye...…
Ve birgün oyununa geldim, Hep güldürmüştüm seni değil mi? Sen küçücük bir kız çocuğusun, Bebeklerinden sıkılmış...…
Benim sessiz sızım, Ait olduğum gökyüzünün sahibi, Biz artık biriz İstanbul, Sen ve ben...…
Ya, işte tüm hikayeler böyledir, Benim yaldızlı fahişem, Senden düşmektir benim her harfim. Güçsüzlüğünü sakladığın yarı baygın edalarında,…
Maskeler kuruyor, dağılıyorlar. Rüzgar bir dinsin hele, Toplarız hepsini farklı dağların, Yanlış hikayelerinden.…
Ölüm var derlerdi, önünden geçer, Yaşamından çalar, seni çalar derlerdi. İnanmazdım. Günahkar eller seni önümden geçirene dek,…
Bu şehrin son perdesinde, Kapanmayı bir türlü beceremeyen. Kalabalığın hipnoz gözlerinde, Akıp giden ara sokaklara.…
Şşşt! Ses çıkarma hiç, Sesi soluğu olmayan bir tablodayım. Kırmızıdayım, Ağıtlar yakıyorum dünüme, bugünüme.…
Gel ve katıl kahvaltıma, İnan çok şey olacak söylenecek. Öyle çok şey dolanacak ki zihnimizde, Şaşıracaksın...…
Unut kızım! Yalnız beyaz atlar, siyah prensler, Kapısız yürekler binbir kilidiyle, Bir de korku var,…