I Tarihin bağrına kara kabzalı hançer gibi saplanan şehriyâr Eyy boğazı iki düğüm İstanbul; Karanfil kızılı hüzün vurmuş göklerine…
Kursağıma kaçtın Vur ayrılığın sırtına, aşk boğuldu… ... İçinin idamına ver hükmümü…
/Ben en çok seni sevdim, Sitare Bunu en çok sen anlamadın…/ Omzuna bahar konmuş bir yalnızlığın iç kanamasından akıyor düşler…
Tutuşan bir aşk ayrılığın narında Ve son perde inen Sahnede kalan tek başınalığım Yalnız bir kadro bana kalan…
/Kendimi ömürden soyunup Cehennem yangını soğukta kalmışım Donarak Yana yana……
Son kez geldim işte Ve dünya gözüyle gözüne değip Son kez gideceğim……
Gül benizli bir gün terk edince güzelliğini Şehrin damlarını usulca okşayarak, geceye Çalmışlar düşlerini habersizce, senin Asıp gecenin bağrına çığlını…
Yamacı diklenen sevdanın yokuşunda Üç damla gözyaşıydım. Üç ayrı sonuydum hikâyelerin Mezada düşmüş ayrılığın tezgâhında…
yitirilmiş aşkın sürgün durağı kaybetmişliğin acı telaşı gözlerinde çilekeş bir hüzün pazar ayinlerinin durgun yüzü.…
Dışarıda buz gibi cehennem Ve zehir zemberek gece… Açsan kapıyı, Bitimsiz, ayaz bir Aralık…
Gel biraz, Mahcup akşamların koyu renginden Sabahlara uzanan çaresizliğime, Kendi tenhalığımı mırıldandığım…
Akşamüstü güneşin hüzün sarısı renginin Ağacın dalları arasından toprağa vurmasıydı aşk. Sarhoşluğum; İğde ağacındaki çiçeklerin kokusundan gelirdi…
senin için biriktirdiğim bütün umutları yargılayıp asarken sen bir ayrılığın darağacında bense çocuklardan çaldığım masum gülüşlerimi yalnız kalmışlığıyla hüzüne satmıştım çoktan…
Bildiğini sandığın herşey Aslında hiç birşey bilmediğin… Ne çok bilmiyorsun öyle! Bana istinat ettiğin suç…
Pencereden içeri süzülen bahar Ve dalından koparıldığı için boynu bükük Mor bir sümbül başucumda… Bir kâğıt ve bir kalem…
15 / 26 gösteriliyor